Türk reklam sektörü için bazı yeni terimler-2 Mayıs 22, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in GençReklamcı.1 comment so far
Büyüklerimizin defteri, Ortak Defter‘den çok eğlenceli bir yazı:)
DEKORATİF DİREKTÖR: Odasında “dekorluk eden” kreatif direktör.
İTTİRATEJİK PLANLAMA: Stratejik planlamanın ittir kaktır hazırlanmış şekli.
PERFORMANS ZANNI: İyi performans gösterirsem zam alırım zannına kapılma hali.
BOYACI TÜPÜ: Boyacı küplerinin artan maliyeti karşısında üretilmiş, tek kullanımlık daldırıp çıkarma kabı.
HALVETİKA: Onlarca font denedikten sonra yine helvetika ile başbaşa kalma hali.
HUSUSİ DELİCİ: Reklam ahlakını hiçe sayabilen reklamcı modeli.
ALİ TARAN BAŞ KESEN: Kodum mu oturturum tarzı reklamcılık modeli.
KAÇDAVN: Reklamcıların reklamdan sıkıldıklarında kaçtıkları reklamcı mecraı.
HOKUS FOKUS GRUP: Umutsuz ev kadınlarının, birer Bob Garfield’a dönüşüverdikleri sihirli mekanlar.
TESTİSMONİAL: “Bu ürün/hizmetle ilgili görüşümü bi bildiririm 5 okka çeker” anlayışı.
NEYİN FIRTINASI: Niye yapıldığı anlaşılamayan “Beyin Fırtınası”.
SCARY BOARD: “Korkunç güzel” story boardlara verilen ad.
REHAVET ANALİZİ: Yaklaşan yaz aylarıyla birlikte her ajansta yapılması gereken analiz türü.
HİÇGÖRÜ: “Hiç mi tüketici görmedik yahu!” dedirtecek mükemmelikteki içgörü.
TÜKETİCİ SALGISI: Para! Her tüketiciden önce algılamasını sonra da salgılamasını bekleriz.
KİMEFİT: Kime ne faydası olduğu anlaşılamayan “Benefit”.
AHKAM KESERİ: Acil durumlarda baş gösterin tehlikelerden korunmak için kullanılan keser.
İSTİFRA DİLEKÇESİ: Ajansın işleyişinden işleyemeyişinden bunalındığında en içten duygulalarla yaratılan veda şeysi.
Verdiği destek için Çağlar Uzunca’ya teşekkürler…
Önder Öncel
En iyisi gidin, “dersarası”nda(n) daha faydalı şeyler yapın… Mayıs 18, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Mesela kitap okuyun, ne bileyim İnternet’ten reklam bloglarını takip edin. Hiç olmadı, derslerden sıkılmışınızdır, gidin deniz kenarında kafanızı dinleyin.
“dersarası”nı ilk duyduğumda derneklerin varlık nedenini sorguluyordum tam da. “İyi işte” demiştim, “sektörden bir dernek öğrencilere hitap eden bir etkinlik yapmaya çalışıyor.” Jürinin öğrencilerin karşısında işleri değerlendirecek olmasının da yarışmanın anlamlı olmasını sağlayacağını düşünmüştüm, yarışmacıların geribildirim alabilmesi açısından.
Neyse efendim, 16 Mayıs’ta yani geçtiğimiz Çarşamba günü, dersarası 2′nin jüri değerlendirmesi, Bahçeşehir Üniversitesin’de yapıldı. Belki birşeyler öğrenirim umuduyla gittim toplantıya. Jüri üyelerinin işler üzerinde o kadar durmayıp, işler üzerinden ders niteliğinde yorumlar yapacağını umuyordum.
Reklam emeğe saygısızlığın çok sık karşılaşıldığı bir sektördür. Ve gördüğüm kadarıyla bir çok reklamcının da en çok yakındığı konulardan biridir, emeklerine yeterince saygı gösterilmemesi. Fakat, bırakın sektör dışından bu saygıyı beklemeyi, sektörün içinden, hem de jüri koltuğuna oturabilecek nitelikte olduğuna inanılan insanların bile, bu saygıyı göstermediğini üzülerek gördüm. Ümit Ülker isimli jüri üyesinin bazı işler hakkında hakarete varan(bullshit gibi) sözlerini dinlerken, bir kaç yan koltukta oturan Oğuzhan Akay adına üzüldüm. Aynı koltuklarda jüri olamayacak kadar yerinde eleştirilerde bulunuyordu; naif ve saygılıydı. Açık haldeyken bile bu tarz yorumlar, pardon hakaretler, yapabilen bazı jüri üyelerinin, kapalı değerlendirmelerde ne tarz sözler sarfedebileceklerini düşünmek bile istemedim.
Bir konuda çok öğretici oldu, bu toplantı. Bir reklamcılık derneğinin neden var olması gerektiğini anladım. Sektöründe çalışan emekçilerin emeklerine sahip çıkmak, suistimal edilmesine izin vermemek için vardı, dernekler. Asıl misyonu bu olması gereken bir derneğin, bırakın emeğe saygıyı, emeğe hakaret eden bir insanı jüri olarak koyması, varlık nedenine ne kadar ters ve ne kadar büyük bir hataydı.
Sırf yukarıda bahsettiğim nedenlerle, dersarası’nın 1.’sinde, Avrupa Kültür Başkenti İstanbul ilanımızla aldığımız birinciliği derneğe iade ediyorum. Size de ders aranızda bu tarz zaman ve enerji kaybettiren şeylerle uğraşmak yerine, daha faydalı şeylerle uğraşmanızı tavsiye ediyorum. Mesela, saygıdeğer hocam Haluk Mesci’nin Kırmızı dergisinin son sayısındaki yazısını okumanızı…
Markalamak Mayıs 8, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Günümüz marka anlayışını güzel tarif eden bir sunum, tavsiye ederim.
Reklamın Geleceği Nisan 17, 2007
Posted by Ali Karakuş in GençReklamcı.add a comment
Madem ki genç reklamcılarız diyoruz, geleceğin reklamcıları olduğumuzu iddia ediyoruz, o zaman bu yazı bizleri gerçekten ilgilendiriyor:
“Reklamcılığın gerçekten sonu geldi mi?
Son yılların en popüler tartışma konularından birisi reklamın ölmekte olduğu. Reklamcılığın, büyük bir hızla değişen dünyanın dinamiklerine ayak uyduramadığı ve bu yüzden giderek yerini PR gibi disiplinlere bırakacağı kehanetleri yapılıyor. Reklamcılığın zor bir dönem geçirdiği ve bir yeniden tanımlama süreci yaşamak zorunda olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak, reklamcılığın öleceği saptaması pek de gerçekçi görünmüyor. Çok basit bir mantıkla, ticaret var olduğu sürece, tanıtıma da ihtiyaç olacağını söylemek mümkün. Reklamcılık toplumdaki değişimle birlikte ayakta kalmanın yolunu bulmak zorunda kalacak, dönüşecek ve varlığını sürdürecek.
Reklamcılığın yaşadığı sorunlar, aslında pazarlamanın içinde bulunduğu zor dönemin uzantıları. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru üretim ve tüketim kalıplarında yaşanan değişim, doğal olarak pazarlamayı da dönüşmeye zorluyor. Geçmişte, oldukça içine kapalı bir biçimde çalışmayı tercih eden pazarlama dünyası mevcut yapısını korumaya çalıştıkça, doğal olarak yatırımların geri dönüşü de giderek verimsizleşiyor.
Reklamcılığın güçlü bir biçimde var olabilmesi için, öncelikle, teknolojideki büyük dönüşümün farkına varması gerekiyor. Göz önüne alınması gereken ilk olgu, yeni müşteri tipinin geçmişteki tüketicilere göre büyük farklılıklar gösterdiği. Tüketiciler artık markalara veya kurumlara eskisi kadar sadık değiller, bunun temel nedeni de ürün ve hizmetlerin birbirine benzer vaadlerle gelmesi. Bir başka deyişle, seçenek bollaştıkça, sadakat azalıyor. Reklamcının ilk işi bu yeni tip müşteriye anlamlı gelebilecek bir iletişim dili geliştirmek. Onun dikkatini çekmek, kalbini kazanmak. Bu noktada, değişen bir şey yok, yüz yıllık reklamcılık tarihinin temel kuralları geçerliğini korumakta. Reklam tüketiciye anlamlı gelecek bir iletişim içinde olmak ve bir fayda sözü vermek zorunda.
Reklam dünyasının büyük bir süratle içerikteki dijitalleşmenin getireceği dönüşüme hazırlanması gerekiyor. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, dünyadaki dinamikleri allak bullak etmekte. Internet artık yalnızca bir web sayfasını ziyaret etmek veya posta göndermek için kullanılan bir aracı olmanın çok ötesinde bir platform durumunda. Ses, görüntü, koku hatta dokunma duygusu dijitalleşti. Pek çok hizmet internet üzerinden tüketiliyor. Yeni teknolojiler sayesinde, uydu, kablo, adsl, gsm ve Wi-Max sistemleri aracılığıyla dünyanın her yanı birbirine bağlanıyor. Herşey giderek dijital bir biçimde IP aracılığıyla gönderilir hale geliyor.
Televizyon, telefon, multi-medya’da bir devrim yaşanıyor.
Dijitalleşme sayesinde, medya tüketiminde ipler tümüyle izleyicinin eline geçiyor. Tüketici artık, neyi, ne zaman ve nerede izleyeceğinin kararını kendisi veriyor. Örneğin, Tivo aracılığyla, kendi TV akışını planlarken, bu arada reklamları izlemeden geçmeyi de başarabiliyor. Radyoları internet üzerinden dinleyebiliyor, internet aracılığıyla, telefon hizmetleri alabiliyor.
Reklamcılık, bu yeni platformda var olmanın yolunu bulmak zorunda.
Değişen medya tüketim biçimi karşısında, yeni bir iletişim dili gerekli. Tüketiciler, önümüzdeki dönemde televizyon izlemeyi, radyo dinlemeyi tabii ki sürdürecekler, ancak bunu kendi istedikleri biçimde yapacaklar. Yeni yapıda, bildiğimiz reklam kuşaklarının yer almayacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.
Önümüzdeki yıllarda da, tıpkı binlerce yıl öncesinde olduğu gibi, ticaret yapılacak. Bir tarafta şirketler bazı ürün ve hizmetleri üretmeyi, diğer taraftaysa insanlar bunları tüketmeyi sürdürecek. Geçmişte, büyük pazarlarda yapılan alışveriş, artık bilgisayarın, televizyonun hatta cep telefonunun ekranından yapılabilecek. En büyük değişim tüketim kalıplarında gerçekleşecek. Ticaret ve satış olacağına göre, doğal bir biçimde pazarlama da var olacak. Arz edilen mal ve hizmetin, tanıtımı bir biçimde mutlaka yapılacak. Bu tanıtım yapılırken, tüketicinin mantığına ve duygularına seslenmenin yolları aranacak. Kısacası, reklamlara ihtiyaç aynı şekilde devam edecek.
Sonuç olarak, reklamcılık can çekişiyor saptaması sadece bir safsata olarak kalmak zorunda. Eski tip reklamcılığın yok olacağı kesin, ancak doğru reklamcılığın devam edeceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalı. Yeni dönemde başarılı olmak isteyenlere, 1900’lerin başında reklamcılık yapmış ve Bilimsel Reklamcılık kitabının yazarı, Claude Hopkins’in “Reklamcılar gerçek rollerini bir yana atıyorlar. Satıcı olduklarını unutup, gösteri yapmaya çalışıyorlar. Satış yerine alkış istiyorlar” cümlesini hatırlatmak isterim. Başarı, tüketiciyi anlamakta ve reklamverene satış getirmekten geçiyor. Bunu yaptığı sürece reklamcılık canlanacak, yapmayı başaramadığı takdirde reklamverenleri başka arayışlara yönlendiren yine kendisi olacak.”
Fatoş Karahasan/Marka Danışmanı
IAA Türkiye Reklam Araştırma Merkezi
Hasan Acar hala yeklamcı. Nisan 2, 2007
Posted by yeklamci in GençReklamcı.add a comment
10 yıla yakın reklam sektörünün içindeyim. En alttan basamakları tırmanmaya önce pek yanaşmamıştım. Çünkü okulluydum. Hem mezun olmadan Reklamcılar Derneği’nden ilk ödülümü de kapmıştım. Sonra olan oldu. Sektör benim sert köşelerimi yavaş yavaş törpülerken, anaların ne reklamcılar doğurduğunu gördüm. Gururum kırılmıştı, kibrim de. Sonra haddini bilen, usta gözeten, azimli bir öğrenme-uygulama delisi meydana çıktı bu kırıklardan. Asıl şansım bütün bunlar olurken reklam sektörünün bilinen ustalarını tanımam oldu. Can kırıkları, düş çıkıkları oldu ama ümidim hiç bitmedi zor günlerde. Hep çok çalıştım, daha çok okudum bu zaman içinde. Yeni başarılarım, iyi işlerim, kazandığım ödüllerim oldu bu süreçte. Şımarmadım. Bir kere aynı hataya düşmüştüm, bir kez daha düşmemeliydim. Hala aynı hızla devam ediyorum. 30 lu yaşların başındayım ve bir çok kişinin kendini usta olarak gördüğü devreyi ben ustalık yolunda mecburi aşama olarak geçmeye calışıyorum. Ama her şey reklam aşkıyla, capcanlı duruyor içimde. Bir gün ustalar yanında, onların referansına layık bir reklamcı olarak duracağım ve hakettiğim gururuma kavuşacagım ana dek hic durmayacağım.
Kullanıcı adımın yeklamci olması isimbulamadığımdan yada sitenin kullanıcı isim alternatiflerini kabul etmemesinden değil, tam tersi ben hala reklamın “R” sini bile söylemeye, algılamaya, öğrenmeye çalışan çocuk gibi hissettiğimdendir.
Genç Reklamcıya… Nisan 2, 2007
Posted by yeklamci in GençReklamcı.2 comments
Genç Reklamcılara;
Bu yazımı okulu bitirip bir işe girinceye kadar geçen sürede yaşadıklarımı aynı yoldan geçecek arkadaşlarımız için kaleme almıştım. Daha sonra katlanarak çoğaldı. Neredeyse bir kitap seviyesine ulaştı. Son beş yıldır aralıklarla not almış olduğum bu yazıların tasnifini yaparak burada paylaşmak istiyorum.
* Reklamcılığın ve Pazarlamanın ne olduğunu tanımından başlayarak öğrenin. İyi bir reklamcı pazarlamanın ne olduğunu bilmeli ve çok iyi özümsemelidir.
* Geleceği beklemeyin. Bunun yerine kendinizi geleceğe hazırlayın. Eğer kendinizi buna hazırlamazsanız gelecek sizin değil, kendini geleceğe hazırlayanların olacaktır.
* Eğitimini aldığınız branşın temel kuramlarını ve öz bilgileri teorik olarak bir çırpıda hatırlayacak kadar bilmeniz gerekir. Bu size teoriden pratiğe geçişte takılıp kalmadan rahat bir geçişi sağlayacağı gibi bununla birlikte kendinize olan güveninizi de güçlendirecektir.
*Yaptığınız iş her ne olursa olsun, sonucunda insanlara kendisini iyi hissettirecek işler çıkarmaya bakın. Bu, sizin eğitim hayatınızda ödev hazırlamanız ile başlayıp, profesyonel çalışma hayatınızdaki yaptığınız işlerle devam etmelidir. Her zaman insanlara bir şeyler vermeye çalışın hatta daha da ileri giderek yaptıklarınızdan hoşlanmalarını sağlayın. En azından bunun böyle olması için çaba gösterin.
Eğlenin! Ciddiyet sığlığın tek sığınağıdır… Oskar Wilde
* İşinizi her ne durumda ya da zorlukta seçmiş olursanız olun sevin ve çok moda bir deyimle hoşunuza giden bir oyunmuş gibi benimseyin. (Oyun içinde ne kadar mutlu olduğunuzu, başarma isteğinizin sizi nasıl kamçıladığını ve çabalamanızı hatırlayın. O zaman bu koşulu daha iyi anlayacaksınız. “Eğlenemiyorsan niye yaparsın?”
*Bazen onlara benzemekten çekinmeyin. Çünkü insanlar kendilerine benzeyenleri daha kolay kabullenir. Ama bu konuda şu tehlikeyi de göz ardı etmeyin. Onlara benzemek temel kurallar çerçevesinde olmalı. Düşüncelerini okuyun ve istediği şeyi aldığınız eğitimle estetize edilmiş haliyle onlara sunun. O zaman iletişiminiz daha güçlü ve sağlıklı olacaktır. Bunun aksine onlara benzemek yerine aynı olmak, eş değerde olmak sizi farksız ve varlığınıza ihtiyac duyulmayacak biri yapar.
* Kendi düşüncelerini yalın, güçlü ve etkili bir yolla aktarabilenler, bireyler ve kitlelerin kafalarında daha kolay kabul görür
* Oyunu kazanırsan aynı zamanda bitirmiş de olursun. Buna dikkat etmek gerekir. Bunun yerine süresini uzatmayı başarmanız hem aldığınız keyif hem de karşı tarafın memnuniyetini de artıracaktır.
* Enteresan olan denenmemiş olandır. Bir kez bile olsa hiç denemediğin şeyleri dene. Bu bir yemek, bir mekan. Bir eşya olabileceği gibi bir yöntem, bir teknik, bir davranış da olabilir. Böylece hayal gücünüzü ve vizyonunuzu da o kadar geliştirebilecek olduğunuzu anlayacaksınız.
* Herkese benzeyebilmek onlar gibi olmanız anlamına gelmediği gibi denenmemişi ve farklı olanı kovalamak da onlardan kopmanıza sebep olmayacaktır.
* Birileri tarafından izlenmek, takip edilmek onaylanmak yada reddedilebilmek insanların sizin hakkınızda fikir sahibi olduğunu gösterir. Birinci adımda bu kesinlikle iyiye işarettir. Ama ikinci adımda bunların olumlu olması başarınıza katkı sağlayacaktır. O zaman insanlar sizin hakkınızda öncelikle bir fikire sahip olmalarına sonrada kesinlikle iyi bir fikre sahip olmalarını sağlamaya calışmalısınız.
* Tüm mecraları takip etmeye çalışın. Görsel ve yazılı medyayı takip etmeniz sizin hafızanızı bilgi ve görgünüzü güçlendirecek. Zamana daha kolay intikalinizi sağlayacaktır. Ama bu; ayırt etmeden, seçmeden ve kendinizi bir bombardımana muhatap etmek demek değil. Olumsuz sunulan bir şeyi bile nasıl olsaydı acaba olumlu hale donüştürülebilirdi, nasıl olsaydı pozitif bir etki yaratırdı eleştirel yaklaşımına sahip bir irdeleme ile izleyerek değerlendirin.
* Hiç bir zaman olduğunuz gibi görünmeyin. Hep bir adım daha iyi olarak görünmeye çabalayın. Bunun sonucunda hep daha iyi olmaya başlayacağınızdan şüpheniz olmasın.
* Herşeyin alternatifi ne olabilirdi düşüncesini beyninizde tasarı olarak hazır tutun. Bu sizi alternatif düşünceler üreten ve alternatif çözümler sunan biri yapacaktır. Bu da sizi izleyenlerin takdir edenlerin ve farkınızda olanların sayısını artıracaktır.
Tv, gazete, kitap, dergi, konuşma, tavır, davranış her ne olursa olsun duyularınızla algıladığınız her şeyi sadece dimağınıza değil aynı zaman da eleyerek bir not kağıdına veya elinizin altındaki bir sayfayada yazarak kaydedin. Unutmayın ki söz gerçekten uçar ama yazı kalır.
Bir problemi çözemiyorsanız, üstüne yatın…
* Bir problemi çözemiyorsanız üstüne yatarak bekleyin. Belli bir süre geçtiğinde sorun, çözümüyle birlikte kuluçka sürecini tamamlayarak ışığa ulaşacaktır. Her şey zamanını tamamlayarak oluşumunu gerçekleştirir. Fikirlerinizi bu yolla oluşturmaya çalışın. Önce konu her neyse hakkında bilgi edinerek işe başlayın. Sonra sorunun çözümünü gerçekleştirebileceğiniz tezleri oluşturun, daha sonra hepsini birlikte mayalanmaya bırakın. Sonucun şarap gibi hoş bir tada ve sarhoş edici bir etkiye sahip olduğunu göreceksiniz.
* Her fikir oluşumunu var olan farklı unsurların bir araya gelmesi sonucuna borçludur. Var olan herşeyi yeni bir şeyi var ederken kulanabilmelisin. Bilgilerin ve bu bilgilerinin üzerine eklediğin yeni bilgiler ne kadarsa ürettiğin fikirlerde onların oluşumundan doğacak kadar olacaktır. Hiç bir şey yoktan var olmaz. Hele fikir hiç bir zaman.
Bu da şu demek. Bilgi dağarcığının ölçüsünde yeni fikirlerin altında kendi imzanı görebilirsin. O zaman daha çok imza atabilecek fikir üretebilmek ancak daha fazla bilgiye sahip olabilmenle mümkün olacaktır.
Fikir sanıldığının aksine oturup düşünen ve ilham perisinin gebe bırktığı boş beyinlerden değil, bilgiyle donanmış kafalardan doğar.
* Yaratıcı faaliyetlerin tümü olağandır, asla olağan üstü olmamıştır. Bunu bilmen gerçekleştirebilme azmini ve gücünü kendine yabancı görmemeni sağlayacaktır. Bilimadamı, reklamcı ya da sanatçı her kim olursa olsun diğer insanlardan farkı benzer olduğu düşünülmeyen unsurlardan benzerlikler çıkarabilen kişiler olabilmeleridir. O zaman sende bunu bilmekle işe başlayabilirsin. Sadece yeni benzerlikleri kurabilen biri olmaya kendini kanalize etmen gerekir.
*Yaşantınızda istediğiniz tarzı ve şatafatı seçmek ve reddetmek gibi bir özgürlüğünüz elinizdedir ama yaptığınız , ortaya koyduğunuz işlerde bu özgürlüğünüz daha tasarım aşamasında boyut değiştirmek zorundadır. Fikirler özgür bir beyinin ortaya çıkardığı yaratıcı bir eylemin sonucudur. Ancak fikirleri kullanım alanına girmesi ile belli sınırlara çekilmesi ve şekillenmesi gerekecektir. Bu gerekliliği sizi kısıtlayan bir durumuş gibi algılamak yerine disiplin altına alınmış, daha net mesajların bulunduğu, muhatabına en etkili biçimde ulaşan işlere imza atmak olarak değerlendirmeniz daha doğru olacaktır. Bir fikrin olşum aşaması ilk önce kafada başlar ve bu aşama okadar karmaşıktır ki bunu hayalimde canlandırmaya çalıştıgımda, bir sürü ışık ve gölge oyunlarının, ses ve görüntünün birbirleri içerisinden geçişler yaptığı, bazılarının birbirlerine çarpıp parça parça olduğu, kalabalık ve karmaşanın bu çarpışmalarda azalarak sağlam olanın devinimine devam ettiği ve en sonunda bir serçe sürüsünün senkronize hareketlerine ulaşarak yoğun bir ışıklı ortama çıkışa varması gibi bir görüntü olşur hayalimde. Eğer kafamızda bir fikri oluşum aşamasında gerçekten iy filtre edersek uygulama aşamasındaki problemi aynı zamanda yarı yarıya çözmüş de oluruz . Yani kafamızdaki tilkilerin sayısından daha önemli olan şeyin kuyruklarının birbirine değmemesidir. O zaman fikir olumşunda belli kurallar ve tekniklerden faydalanmamızın gerektiğini kabul etmeliyiz.
Fikir aşamasında kural ve tekniklerin özgün bir yaratıcılığa engel olduğunu düşüne biliriz ama unutmamamız gereken şey özgün olmakla hoyrat olmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğudur.
Ünlü müzisyen Amedeus Motzart’ın çağdaşı olan çok unlü bir müzisyen daha vardır ki bu kişi saray müzisyeni olan Salieri’dir. Bir gün Motzart’ın evinde o olmadiği bir zamanda gider ve bir bahaneyle karısından onun bestelerinin taslaklarını getirmesini, eğer beğenirse sarayda ona bir iş ayarlayabileceğini söyler. Amacı tabi ki bu genç adama karşı hissettiği gizli kıskançlıkla hakkında daha fazla bilgi edinmektir. Motzart’ın karısı elinde getirdiği sayfaları ona uzattığında, bir tek karalamanın bile olmadığı sayfalar gözden geçirerek duraklar ve ben orjinallerini değil taslaklarını istemiştim. O zaman ne kadar iyi bir müzisyen olduğunu daha iyi anlarım der. Motzart’ın karısının cevabı çok etkileyicidir. “Motsart’ın hiç taslağı olmaz o herşeyi kafasında tasarlar, son haliyle kağıda döker..”
Taslak aşamasında eğer hedefinizi iyi belirler ve netleştirirseniz uygulama aşaması o kadar başarılı olacaktır. Yine unutmamalıyız ki her fikir karşı fikirler doğurduğu bir gerçektir ve yalın olan fikirler içinde karşı çıkılacak şeyler de çok az olacaktır. Ünlü bir reklamcı şöyle söylüyor. Elinde iki doğru cevap varsa en doğrusu yalın olandır.
Güzellik, gereksiz olan şeylerin temizlenmesidir. Michalengelo
* Oluşturduğunuz her fikir bir kaç sorunun cevabı olmak zorunda olabilir. Bu yüzden sonuca varıp varamadığınızın testini yapmayı unutmayın. Fikri oluşturan kişi olmanın yanında ilk eleştiren kişi de siz olmalısınız. Her zaman niye sorusunu sormakla başlayın işe. Bu resmi kulandı ama niye, Bu spotu altına yazdım ama niye, bu rengi kullandım ama niye. seçtiğim fon şu fon ve şu punto ama niye? Bu soruların mantıklı cevabını verebiliyorsanız (kıvırmak zorunda kalmadan) artık başkalarının fikirlerini almanın ve eleştirileri değerlendirmenin zamanı gelmiş demektir. Ama sıkı durun hiç düşünmediğiniz bir yaklaşıma şahit olabilir, beklemediğiniz eleştiriler alabilirsiniz. Ortaya koyduğunuz işe olumlu katkıları olabilecek her şeyi dikkate alın sonra da işnizi savunun. Bir işinizi gönül rahatlığıyla savunamıyor ve dayanaklarını belirtemiyorsanız, bu evreye gelmeden asla birilerinin önüne koymayın. Bu fikrinizin Roma arenalarında arslanlara atılan zavallı kölelerin parçalandığı gibi paramparça edilişini izlemeniz gibi gelecektir size. Bunu görmek çok acı verici olabilir. Böyle bir şeye asla meydan vermeyin. Kullandığınız her bilginin ve unsurun gerekliliğini ve dozunu kontrol edin ne eksik ne fazla ayarını çok iyi dengelemeye çalışın. Bir kapan hazırladığınızda peynirin yanında fareye de bir yer ayırın
Hasan ACAR 2007
- İzinsiz alıntı yapmak, kaynak göstermeksizin bir bölümünü ya da tamamını yayınlamak, kullanmak, kullanan kişiler için kanuni yaptırımlar doğuracaktır-
Arama Motoru Terimleri Mart 30, 2007
Posted by Ezka in Yorum.add a comment
Bir kaç gündür dikkatimi çekmeye başladı:) İnsanlar Google’da neler aratarak GençReklamcı’yı bulmuşlar bakar mısınız. Bazıları acaip hoşuma gitti, harfine dokunmadan yayınlıyorum:)
pastane reklamları metni
havuç reklamı nasıl yapılır
anlaşılmayan moda reklam resimleri
Resimlerle telefonun gelişme aşaması
Görmüşem sevmişem isterem seni (e.n. Favorim)
ariel türkçemi
KAHRETSİN COK GÜZELİM YAZILARI
a harfiyle başlayan yabancı kelimeler
cocuklar ve reklam arastirma hakkinda su
reklamla ilgili şiirler
silginin üretim aşamaları
yağmurun benzer ve farklı yönleri
aşkın formülü karizma
güneş hanği taraftan döner
sınıf reklamı yapmak
Döner reklamcilik
kibrit sloganı
Aşk, düşünmeye zaman tanımaz… Mart 15, 2007
Posted by goci in Duygusal, GençReklamcı.add a comment
Yazın denize girmeden sudaki birine “su nasıl, soğuk mu?” diye soranlar…
Güne planlı programlı başlayıp gün içerisinde de bu plana sadık kalanlar…
Yarını gereğinden fazlasıyla düşünenler…
Lütfen, ürünümüzden uzak dursunlar.
Çünkü;
Aşk cesaret ister.
Aşk dengesizdir, ne zaman geleceği belli olmaz.
Aşk için yarın beklenmez. Aşk o andır, olacaksa bugün olur.
Aşk üzerine düşünülmez, sadece hissedilir…
Hasan Acar’dan aşka ilan Mart 12, 2007
Posted by Ezka in Duygusal.2 comments
Hasan Acar
Atatürk Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Grafik Tasarim
Aşk ilanları!!! Şubat 22, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Duygusal.add a comment

14 Şubat Sevgililer Günü öncesi biri kadın biri erkek iki usta reklamcıya, Feryal Pere ve Haluk Mesci’ye sorduk: “Aşkınızın reklamını yapsaydınız, nasıl bir reklam metni yazardınız? Sloganınız ne olurdu?”
Pere ve Mesci bizi kırmadılar “aşk üzerine” birer reklam metni yazdılar… Bakalım aşkın reklamı nasıl oluyormuş!
Sloganı: İLAN-I AŞK!
Feryal Pere
Bir kibrit kutusu talimatıyla peynir yiyenler, brokoli ve havuç sevenler, azıcık rüzgarda hırka giyenler, kırmızı et kırmızı şarap, yumurtanın sarısı / yere düştü yarısı kıymeti bilmeyenler, ezberciler, kuralcılar, yanlarında hep silgi taşıyanlar lütfen ürünümüzden uzak durunuz.
* * *
Ürünümüz çok kıymetlidir ablalar abiler!
Her tadışta, kendini en büyük / en eşsiz /en sonsuz sandırır.
Asla… Bir daha asla dedirtse bile Tom Jones abiye ne şarkılar yaptırır!
Verona’da Romeo’nun evinin lokanta olduğunu görenlerin gözünü yaşartır.
Durduk yerde sırıttırır, bilakisle bilhassayı karıştırtır ağlatır, çok ağlatır, sevindirir göz kamaştırır, hayatı anlamlandırır.
Telefon bekletir, İncitir, incittirir, ya acıtırsa, korkma, arkadaşlarla paylaşılır, aynı cümlenin kırkbir kere farklı söylenişiyle şairlerden medet umdurur, şarkılardan fal tutturur çiçeğe reçele benzer, Golden Retriever masumiyetiyle baktırır.
Kanarya gibi şakıtır, bazen susar bülbüller, hayatımızda hep istediğimiz görüntüler (Yan etkileri: Mide ağrıtır, kalp çarptırır, tansiyon yükseltir)
a / b / c / d / e / …..z grubu insanlık!
Marketlerde ve banka şubelerinde değil, burnunuzun dibinde arayınız.
Bir kere tadınca, “el çek ilacımdan tabip, kılma derman kim helakim zehri dermanındadır…” diyeceksiniz!
Vazgeçmeyiniz!
Feryal Pere kimdir?
20 yıllık reklamcı. Bugüne dek pek çok büyük ajansta kreatif direktör olarak çalıştı. Kurumsal menajerlik şirketi Ajans’ta genel müdürlük yaptı. Arçelik, Beko, Superfresh ve pek çok bankanın da aralarında olduğu yüzlerce reklama imza attı. Şu aralar FB TV’de “Yüksek Kramponlar” programını sunuyor, Radikal’de köşe yazılarına devam ediyor ve aktif olarak Fenerbahçe’nin reklamını yapıyor!
Sloganı: Aşkın Formülü Bulundu!!!
Haluk Mesci
“A” harfiyle başlayan sözcüklerin en netamelisi. Aşk.
9 Şubat tarihli bir gazete haberine göre “aşkın formülü” bulunmuş:
((Ak + K + Ah) / 2) + (3 (G + D) / 10) / ((5 – KG)2 +2)
Efendim, formülü psikoloji, matematik ve iletişim alanlarından araştırmacılar Sevgililer Günü’ne yetiştirmişler. (Küçücük haberdeki küçücük ayrıntıdan anladığım kadarıyla, Ak “arzulanma kabiliyeti”, K “karizma”, Ah “aşk hormonları”, G “güven”, D “dostluk” ve KG “kişisel görünüş” imiş.)
İyi halt etmişler, af buyrun! Çoğunluğu matematikten kronik kötü not alan bize yapılacak şey mi şimdi bu yani? Yine bir alay işlem var, parantez var, harf var. (Zaten zor kavram “aşk”. Adını söylemesi bile zor. Arapçadan girme:
Kökü ne olursa olsun, A harfiyle başlayan “acı, ağlama, ağrı, ağu, ah, anı, ayrılık, azap” gibi sözcüklerle bal gibi hısım bence. Aynı kan grubundan yani.)
2005′te millet aşkı formülle filan açıklamaya hâlâ çabalayadursun, yıllar önce o güzelim saptamalarından birinde Aşık Veysel, “Kavuşamazsın, aşk olur” deyip tanımlamayı vesaire bitirivermemiş mi ?
Hem kavuşsan da sonsuza kadar süren bir şey olmuyor be usta ! En mutlu aşk bile, zamanla, entropik sona gelip dayanıyor. Yani, “Rakılar ısınır, köfteler soğur” kaçınılmazlığı aşkta da karşımıza çıkıyor. Kimimiz sesimizi içimize gömüp statükoyu sürdürüyoruz, kimimiz mektupları, çocukları paylaşıp yolumuza gidiyoruz. Kötü ayrılmamayı becermişsek, sözler veriyoruz karşılıklı:
- Reach out, I’ll be there.
- You’ve got a friend.
İyi veya kötü filan değil, ayrılmanın kendisini becerememe durumları var bir de. O zaman, açıktan veya gizliden, beddualar sallanıyor karşıya :
Sevişirken, öpüşürken, yapayalnız dolaşırken, Unutmaya çalışırken, unutama beni.
Aşk bedduaları tutuyor mudur nedir; kimileri, unutmadığı gibi üstüne üstlük hâlâ bir umut beslediğini söylüyor :
Karlı Dağından Esmedim
Ben O Yare Hiç Küsmedim
Daha Umudum Kesmedim.
Şurası kesin, hangi taraftan gelirse gelsin, kararsızlık “hem karnım doysun hem peynirim bütün kalsın” demek oluyor aşkta. Seviyorum. Sevmiyorum. İstiyorum. İstemiyorum. Gidiyorum. Kalıyorum.
Git… me dur ne olursun, Ola se thymizoun.
Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam;
Sen ağlama, dayanamam.
Aragon dolaylı yoldan aynı noktaya çıkıyor Veysel’le : “Mutlu aşk yoktur”.
Bazen, bunu, “mutluluk varsa, aşk yoktur” diye de okuyasım gelmiyor değil ya, neyse. Ama zorluğu veya bulanıklığı kişinin kendisi yaratıyor belki de :
Penceremin perdesini havalandıran rüzgar,
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Bir demet yasemen; So easy to look at, so hard to define.
Herkes platonik ve melankolik değil a, tenin emri demiri kesiyor; töreyi, korkuyu, zorluğu, bulanıklığı yeniyor. En azından, yensin isteniyor :
Görmüşem Sevmişem, İsterem Seni Edim Ne Çare; Sevda baştan gitmiyor, sarılıp yatmayınca.
Alam seni koynuma, kış yatam yaz uyanam.
Aşk ritüellerine ve hemen hepsinin sonucunda çıkan acılara, tantanalara karşı en gerçekçi öğüdü, biraz fazla pragmatik olmakla birlikte, “sevdiğini alamıyorsan, aldığını sev” diyen Stephen Stills yapıyor galiba :
If you can’t be with the one you love, honey,
Love the one you’re with.
Mutlu ya da değil, aşk var ve olmaya devam edecek. Herkes sırasını öyle ya da böyle, yoğun ya da ılımlı savacak; savdığını var sayacak. İnşallah diye, keşke diye düşüncelere dalacak. Tüh diyecek, Allah kahretsin diyecek. Şiirler, şarkılar, Sevgililer Günleri, o günlerde yazılar sürüp gidecek.
Gidecek de, nafile işte. Ben demiyorum, Abdurrahim Karakoç-Musa Eroğlu diyor:
Yar deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor.
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.
Bana sorarsanız,
Bi açlığı seviyorum,
Bi de hasretliği.
Her şeye rağmen, formülünüz kolay, aşkınız bol ve kalıcı olsun. n
Haluk Mesci kimdir?
Eylül 1973′ten Ağustos 2004′e, reklamın yaratıcı bölüm (yazı) tarafında çalıştı. 1978′den bu yana, Birleşik Reklamcılar, Markom Leo Burnett, KLAN EURO RSCG gibi muteber ajanslar kurdu, yönetti, sattı. Halen, iki kurucusundan biri olduğu Mahi Mahi Markalaştırma Hizmetleri’nde reklamcılığa devam ediyor.
Brif yanlış anlaşılmış güzelim! Şubat 15, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Reklamcı adaylarının sık sık duyduğu bir cümleye acayip kılım, itiraf ediyorum: brif yeterince anlaşılmamış. Brifte içinden çıkılması zor, kompleks matematiksel denklemler verilmiş ya da brif diyalektik materyalizm üzerine akademik bir makaleymişçesine, sürekli tekrarlanır, brif doğru anlaşılmamış. Zannediyorum IQ düzeyi ortalamanın biraz üzerinde olan her birey bir brifte yazanları anlar. Peki neden bu kadar tekrarlanır.
Şimdi çok stratejik bir soru sormak istiyorum: ya brifi veren; brif nasıl verilir, içeriğinde neler olmalıdır, tam olarak bilmiyorsa. Ya brif eksik verilmişse. Yanlış bir brifin, yanlış bir yöne götüreceğini, brifi okuduğunda anlayabilecek derecede zeki olan herkes bilir.
Reklamdan anlayan reklamverenler veya temsilcileri olmadıkça Türk reklamcılığının istenen seviyeye geleceğinden şüpheliyim. Hele de bunların farkında olmayan ve kolayca “brif yanlış anlaşılmış” cümlelerini sarfedenler bizzat reklamcılarsa.
“Brifde istenene yaklaşımın bence şu açıdan yanlış” cümlesi bir yere kadar anlaşılabilir. Ama yanlış anlaşılmış cümlesini malesef ben yanlış anlıyorum.
Kurtlar Vadisi Bilinçaltı Şubat 9, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Havadis.add a comment
Kurtlar Vadisi Terör’ün ilk bölümünü izlerken karelerdeki ilginç atlamalar dikkatimi çekti. Görüntüler YouTube’a düşer düşmez, görüntülerin bir kısmını çözmeye başladım ve bakın karşıma ne kadar ilginç bir bilinçaltı reklam örneği çıktı:Polat’ın bilinçaltı reklamı!
Bu eski usul yöntem bu dizide birden fazla kere denendi ama görüntülerin hepsini çözme şansım olmadı.
İsteyenler;
http://www.youtube.com/watch?v=MxvGd2P3bCk
adresinden 01.37 de bakabilirler.
Neyse, belki de bilmeden olmuştur:)
Ustalardan Ders!-İngilizce Şubat 8, 2007
Posted by Ezka in Fikirsel.add a comment
Ustaların ders niteliğindeki kısa ama öz yaklaşımları.

|
Mike Hughes |
Today’s advertising agency creative community does not necessarily see newspaper advertising as an art to aspire to.
So, how do you convince artists, copywriters, creative directors that creating advertising for newspapers can be exciting, stimulating, challenging, cool? Well, you tell them.
|
Luke Sullivan |
Actually, you get the creative icons of the advertising world, the people they admire and respect to tell them. And you tell them in an edgy, hip and casual way. And you reach them where they live. In your newspaper.
That’s the core of the Newspaper Association of America’s latest ad campaign, “How to Write a Newspaper Ad.” Created by the award-winning The Martin Agency of Richmond, Va., the ad series features the words of Lee Clow, Neil French, Mike Hughes and Luke Sullivan, who write about the power of newspaper ads. If you’re not familiar with these names, I’ve attached their bios – but take my word for it, this is the “A Team.”
|
Lee Clow |
The first four ads in this ongoing campaign feature hand-lettered text and unusual illustrations to make their point. The eye-catching ads are full-page, black-and-white and are designed for you to use as house ads, with room for your newspaper’s logo at the bottom.
|
Neil French |
As the campaign moves forward, we’re planning to include trade ads, posters and other promotions to get the word out. Jeff Goodby of Goodby Silverstein and Partners in San Francisco in on board for a future ad, and other creative leaders will follow soon.
Please let us know whether you’ve used all or any of the ads by sending me a tear sheet. We’d also like to hear your reaction to the ads – and what your agency community says. Be prepared for words like innovative, cool, hip, edgy and thank you.
It’s time to make newspaper advertising “cool” again, and your encouragement for this campaign can help.
Biri Bana Anlatamadı Şubat 2, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Yorum.1 comment so far
Bu hafta “Biri Bana Anlatsın”ın konusu “Reklamlardan Ne Kadar Etkileniyoruz”du.
Hali hazırda sektörden konukları Güzel Sanatlar’dan Alinur Velidedeoğlu, Rafineri’den Ayşe Bali ve MARKA’dan Hulusi Derici idi. Bilinçaltı reklamlardan, reklamda kadın ve çocuk kullanılmasına kadar bir çok konu konuşuldu.
Fakat programdan kanımca o kadar tuhaf sonuçlar çıktı ki. Bilinçaltı reklam konusunda her yerdeki mit devam etti. Hulusi Derici inanmadı, Alinur Velidedeoğlu inanıyordu, o konu öylece kapandı. Sadece spekülatif her yerde duyabileceğiniz, komplo teorisi mi değil mi anlaşılmayan bir kaç örneği tekrar duyduk.
“Reklamın iyisi kötüsü olmaz mı?” mevzusunda Hulusi Derici baskındı. Hal böyle iken “Reklamın iyisi kötüsü olmaz, hakkında ileri geri konuşulması iyidir” gibi bir sonuç da oradan çıktı.
“Reklamlarda çocuk ve kadın kullanımı” konusunda ise yine tuhaf sonuçlarla kapandı. Benim anladığım kadarıyla netice şu idi: reklam bizzat hayatın kendisidir, bu hayatın içerisinde kadınlar ve çocuklar vardır, bu nedenle de kullanılabilir. Yani kullanılabilir ama bunun etik sınırları vardır gibi bir şey bile söylenmedi. Genel kanaat şu idi, reklam yalan söylemediği sürece her şey serbest olmalı.
Çok eğlenceli bir programdı. Eminim konuya kenarından köşesinden ilgili olanlar zevk alarak izlemişlerdir. Ama malesef bir aday olarak “Biri Bana Anlatamadı”.
Reklam Anlayışı Şubat 1, 2007
Posted by Ali Karakuş in Fikirsel.1 comment so far
Geçenlerde reklamla alakalı ilgimi çeken çeşitli materyalleri biriktirdiğim dökümanlara şöyle bir bakıyordum. Onlarca dosya ve işin içinde kaybolmuş bir post-it üzerine karaladığım yazı dikkatimi çekti:
“Ali Taran diyor ki :
Reklamla ilgili şunları biliyorum:
Reklamın işlevleri nelerdir?
Reklamın görevleri nelerdir?
Neden reklam yapılır?
Nasıl reklam olmalıdır?”
Bu ilk bakışta çok basit görünen yazı gelin görün ki kafamı karıştırdı ve sizlere şu soruları sormama neden oldu değerli dostlarım:
Reklamın işlevi ve görevi farklı mıdır? Reklamın işlevini, görevini ve nedenini bilmek nasıl reklam yapılacağını bilmek anlamına gelmez mi?
Saygılar, sevgiler.
Teşekkürler! Ocak 30, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Duygusal.1 comment so far
Bloglarında, biz Genç Reklamcı’lara destek veren bütün dostlarımıza teşekkür ediyoruz. Onların da desteği ile tanıtım kampanyamızın ikinci gününde yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilen blogumuz, aynı zamanda en hızlı büyüyen wordpress blogları sıralamasında birinciliğe yerleşti.
Sektöre girmeye hazırlanan adayların emeğinin sömürülmemesi; dertleşebilecekleri, fikirlerini, tezlerini öne sürebilecekleri bir platform olması ve bünyesinden işini doğru, dürüst yapan; sektörün geleceğinde düşünceleriyle de yer alan reklamcılar çıkarması için kurduğumuz bu blog, şimdilik mütevazı koşullar altında yaşamına devam etse de, eminiz ki katılımcılarının desteği ile profosyoneller tarafından da takip edilen bir düşünce platformu haline gelecektir.
Parmak kaldıran bütün reklamcı adaylarını, Genç Reklamcı olmaya davet ediyoruz.
Babalar reklamcıları sevmezler! Ocak 8, 2007
Posted by Ezka in Yorum.1 comment so far
Babam, beni fen lisesinden almayı hiç istemedi. Şimdi ne durumda bilmiyorum, her sene değişiyor, o zamanlar daha bir çarpıktı sanki eğitim sistemi. Adaletsizlik fen liselerinin son sınıflarını boşaltırdı. İstemedi babam ama işte. Altıma işediğime dair sahte heyet raporunu almak için onay verecek her doktorun odasına önce babam girmişti, beni ikna etmeleri için. Her birini ayrıca ben ikna etmek zorunda kalmıştım. İşte bitmişti, gidiyorduk. Ben halen arabanın arkasından uzaklaşan o sahnenin, el sallayan bir sınıf dolusu öğrencinin, etkisindeyken hiç dikkat etmemiştim. İlk o zaman gördüm, babam ağlıyordu.
Sene 2000… Kapının altındaki ışıktan babamın gölgesi geçiyordu. Saat gecenin bilmem kaçı. Uyumamıştı ve muhtemelen gene aynı şeyi düşünüyordu: ne yapsam da bu çocuğu tıp yazmaya ikna etsem. Ne zaman iğne vurulsa bayılmış birinin her gün bir hastanede yarı baygın gezme korkusunu hiç anlamayacaktı. Olmadı keza, hiç istemediği oldu, işletme tercih ettim. En son herhangi bir mühendis olmama bile razıydı.
Bir devrin insanları, maddi üretime dayanmayan işleri, doktorluk, öğretmenlik ve devlette bir iş değilse kale almıyorlar gibi hissediyorum. Reklamcılık ise meslek diye adlandırılacak son şey. Ne bileyim, elle tutulur birşeyler görmek istiyorlar iş deyince, ya da yardım et istiyorlar, dokun hayatlarına istiyorlar.
Babamı asla ikna edemedim.
Reklamcılık hedefimi babam hiç bir zaman ciddiye almamıştı. Kaymakam olacağımı düşünüyordu. Ya da herhangi bir devlet görevlisi. Zaman geçti ben aynı kaldım, babam değişti.
Geçenlerde babama onun da tanıdığı Boğaziçi’nden bir kaç arkadaşla reklam ajansı kurabileceğimizi söyledim. Ne dese beğenirsiniz: “Bu kadro ne iş olsa yapar, açın tabi ben hep arkandayım”.
Artık biraz daha hazırım diye düşündüm. İkna mesleğini yapma konusunda içimde hep bir uhdeydi babamı ikna edememek. Artık onu da ikna ettiğime göre, şimdi önüme bakıp başkalarını ikna etme işine soyunabilirdim.
Belki de dönüp bir dönemle hesaplaşmak gerekiyordur, anlamak… Mühendislerin yönettiği, başbakan olduğu, aceleye getirilmiş bir üretime geçiş dönemi yaşamış, şimdi yine aceleye getirilmiş bir bilgi çağına geçmeye çalışan, olan biteni tam kavramadan hep kendini bir yerlerde bulan, darbelerle duraksatılmış, hakları alınmış verilmiş, sıkıntılar çekmiş, güvenliği haliyle önemseyen, düşüncenin ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüş bir kuşağın mensuplarının çocuklarıyız. Benim kısacık ömrüm -kendi adıma- taburlarca insanı ikna etmek zorunda kalmakla geçti. İyi reklamcılar çıkacak kuşağımızdan.
Babalar reklamcıları sevmezler, taki dede olabilecekleri zaman gelinceye kadar.
Reklam Kurulu’ndan simitçiye ceza Ocak 8, 2007
Posted by Ezka in Yorum.add a comment
(Y.N.:Bakın Reklam Kurulu’muz ne kadar yoğun çalışıyor. Artık taşrada bile gerçekleşen haksız rekabetle mücadele etme gücüne sahip. Ne dersiniz tam da bize has değil mi?)
Reklam Kurulu, Rize’de bir simitçiye, pastanenin menüsündeki resimleri aynen kullandığı için ceza verdi
27.11.2006 16:30
Reklam Kurulu, Rize’de faaliyet gösteren bir simitçiye, menüsünde, aynı ildeki bir pastanenin menüsündeki resimleri aynen kullandığı için 5,5 bin YTL idari para ve reklamı durdurma cezası verdi.
Reklam Kurulu, 14 Kasım’da yaptığı toplantıda, 22 reklamla ilgili şikayeti karar bağladı. Kararlara ilişkin yapılan duyuruya göre, Rize’de faaliyet gösteren Mehmet Gültekin Kar-Yahya Kopuz’a ait Muhabbet Simit Saray isimli firmaya ait ”Hoş Geldiniz” başlıklı menüde, mevzuata aykırı olacak şekilde, aynı ilde faaliyet gösteren Dergah Pastaneleri’ne ait menüdeki resimlerin aynen kullanıldığını belirledi. Bunun, Ticari Reklam ve İlanlara İlişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik’in ”Reklamlar, başka reklamların genel düzenini, metnini, sloganını, görsel sunumunu, müzik ve ses efektlerini ve benzerlerini tüketiciyi yanıltacak ya da karışıklığa yol açacak biçimde taklit edemez” hükmüne aykırı olması nedeniyle, Muhabbet Simit Sarayı’na, 5 bin 491 YTL idari para cezası ile reklamı durdurma cezası verildi.
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=7151&cat=200&dt=2006/11/27
Moron musunuz? Ocak 8, 2007
Posted by Ezka in Yorum.1 comment so far
Geçen hafta düzenlenen Lovemark konferansında Kevin Robertrs –Saatchi & Saatchi Ceosu- Türk reklamlarını izleyince kendini moron gibi hissettiğini söylemiş. Bunun nedenleri üzerinde düşünecek olursak; yerel ögelerin kullanıldığı reklamlara rast gelmiştir ve doğal olarak kendini moron gibi hissetmiştir. Global reklamverenlerin reklamlarına denk gelmiştir (Kosla, Ariel vs…) ki bu reklamlarını izleyince çoğumuz kendimizi moron gibi hissederiz. (Ayrıca bu reklam verenlerin reklamları dünyanın heryerinde aynıdır, bunları başka bir dilde de seyretse kendini moron gibi hissedebilir.)
Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum ve geçtiğimiz seneyi göz önüne alırsam yerel reklamverenlerin reklamlarını daha başarılı buluyorum. (Beko, Regal, Cola Turka, Oyakbank vs)
Merak ettiğim acaba bu konferansa katılan insanlar acaba nasıl bir tepki verdiler? (Roberts ile aynı fikirdeler mi? )
Ya siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Türk reklamlarını izlerken siz de kendinizi moron gibi hissediyor musunuz?
Not: Yukarıda izlerken moron gibi hissettiğimi söylediğim markaların reklamlarının başarısız olduğunu söylemiyorum.
İşletme Master’ı yapma Ocak 8, 2007
Posted by Ezka in Yorum.2 comments
- Dostlarım,,
- Halkla ilişkiler ve reklamcılık 3.sınıf öğrencisiyim . İşletme master’ı (MBA) yapmanın bize reklam sektöründe ne gibi faydaları olabilir .. yurt dışını göz önüne alarak..))
- Amacım bu konudaki görüşlerinizi paylaşmak…
Posted by Kenan Demirel
