Taklit tartışmaları hakkında son söz! Temmuz 11, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Yorum.add a comment
Tartışmaların odağındaki yazının en başında “çoğul keşif”e dikkat çekmiştim. Burda söylemek istediğim, her yaratıcı çalışmayı, tıpa tıp aynı olsa bile, taklit, kopya vs gibi terimlerle adlandıramayacağımız, bazıları için olsa olsa talihsizlik diyebileceğimizdi. Tartışmalar devam ederken de dikkat edildiyse, işler hakkında en ufak bir taklit suçlamasında bulunmadım.
Peki neden benzerliğe dikkat çekmek istedim? Neden bunu yaparken tepki çekebilecek bir yöntem benimsedim?
Arkadaşlar, yaratıcı veya uygulama anlamında benzerlikleri bir kenara bırakalım, hadi. Hadi bunlar “talihsizlikti”. Ben de öyle olduğuna inanıyorum veya inanmak istiyorum.
Benim dikkat çekmek istediğim asıl benzerlik, bizim yarışmamızda, bizim yaratıcılık yarışmamızda, kazanan işlerin bizden bir şeyler barındırmadığı ve düpedüz anglo-sakson yaratıcılık anlayışına hizmet ettiğidir.
Evet, bazı bakış açıları evrenseldir, her dünya insanına hitap eder. Ama eğri oturup, düz konuşalım; reklamda yaratıcılıktan anladığımız bu değil, kazanan veya katılan işlerden görülüyor.
Köklerini, içinde yaşadığı topraklardan, kültürden almayan yaratıcılık; edebiyatta, reklamda her nerde ise, evrensele ulaşabilir mi?
Benim dikkat çekmek istediğim benzerlik, reklamcılıkla uğraşan zümrenin bakış açısındaki benzerlik. Ama içinde yaşadıkları halka değil.
Bu reklamlar evet benzer, kim ne derse desin. Ama halkın içinden bir reklamcı adayı olarak bana değil, bize değil, halka değil.
Saygılarımla.
Yavuzhan Gel
Bir yorum daha… Temmuz 7, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in GençReklamcı.1 comment so far
M. Volkan ATAY:
Art Director
Vipart Branding Solutions
Türkiyede bir sanat galerisinde gezerken bir eseri gözünüzün bir yerden
ısırdığını hissederseniz, ve biraz araştırma sonucunda başarılı bir
sanatçının işinden kopya olduğunu tespit ederseniz.
İŞTE O GÜN!!!
hep beraber yerlere vuralım o “artist”i
arkadaşlar Ticari arenadaki yaratıcılığı, amaç odaklı bir Prodüksiyon’un
(PRODUCT) özgünlüğünü tartışmak oldukça anlamsız.
Yaşar bey’e katıldığım en önemli nokta;
“Yüzyıllardır onbinlerce üretici tarafından iki bacaklı pantolon
üretiliyor, ve yine yıllardır layout’un üzerine firma logosu ekleniyor.”
Sanat ve Endüstriyi, özellikle;
Sanatsal Endüstriyi ve Endüstriyel Sanatı
birbirinden ayırmak lazım…
Best Regards…
Yavuzhan Gel:
O kadar katılmıyorum ki size anlatamam. Bir kere tartışmaların tümü, reklam veya pazarlama amaçlı üretilmiş yaratıcı ürünlerin ticari olduğu önkabulünden hareketle yapılıyor zaten. Ticari olmak kaydıyla, bugün kendisi de bir sermaye ve değer kabul edilen fikirlerin taklit edilmesi neden sizin için sorun değil veya neden tartışılması anlamsız anlamak mümkün değil.
Pantolonların iki bacaklı olması ile mevcut konu arasındaki bağ günümüz iletişim ve pazarlama dünyasında oldukça sığ, üzgünüm. “İlk pantolon iki bacaklıydı ve şimdikiler de öyle” diyerek taklit veya esinlenmeyi haklı çıkarmaya çalışmanın, bütün insanlar Adem ve Havva’nın taklitidir demekten hiç bir farkı yoktur. O zaman patentlerin, fikri ve sınai hakların tümünü rafa kaldırmamız, korsan yazılım ve müziği haklı görmemiz gerekir.
Neyse, burda önemli nokta, haksız kazanç elde etmenin asgariye inebilmesi için, fikri haklar ve özgünlük konusunda sektörün uluslararası standartları da göz önüne alarak sınırları belirli ilkeler veya kriterler oluşturması gerektiğidir. Bu da ancak tartışmakla ve kafalarımızı kumdan çıkarmakla mümkündür.
Devrim her zaman, acı, korku ve cesaretle gelir. En başta zor olsa da, sektörümüzün kabullenmesi gereken gerçekler olduğuna inanıyorum. Ama bu gerçekler, uzun vadede hepimiz için daha iyi olacaktır. Herkes kısa vadeli kazançlarını düşündüğü sürece, sektör olarak bir adım ileri gitmemiz mümkün değildir.
Bir alıntı ile bitirmek istiyorum: Cahilliğe cepheden saldırmak, püskürtülmeye mahkumdur. Çünkü insanlar sahip oldukları en değerli şeyi, yani cehaleti asla bırakmak istemezler.
Saygılarımla,
Kurtlu Elmalar Temmuz 3, 2007
Posted by Editor in GençReklamcı.5 comments
İşte sıcağı sıcağına asıllarıyla ve benzerleriyle kristal elma alan bazı işler. Belki de “çoğul keşif” denilen olay gerçekleşmiştir ama benzerlikler fazlasıyla dikkat çekici, hem yaratıcı fikir, hem de strateji anlamında… Başka benzerlikleri bulan arkadaşlarım, gencreklamci@gmail.com’a göndersinler, yayınlayalım.
AJANSI REKLAMVEREN ÜRÜN/HİZMET ÖDÜL
DDB&Co. Sek Sek “Atlama İpi” Başarı Belgesi
Markom/Leo Burnett Nintendo Nintendo Wii “Siper” Başarı Belgesi
TBWA\İstanbul Henkel Taft Powergel Titanium “Kamuflaj” Başarı Belgesi
Medina Turgul DDB Modern Elektronik Bose Kulaklık “Dışarıdaki Sesler” Kristal Elma
Bir tane de Erhan’dan. Ama ödüllü mü bilmiyorum sanırım bu ilan, sadece katlımcı. Hatalıysam düzeltin
Neo Alisveriş
Devam…
İstiklal Meyhanesi
Markom/Leo Burnett 360 İstanbul 360 İstanbul “1-2” Kampanya Başarı Belgesi
Yaşar Akbaş’ın açıklaması:
Sevgili genc kardesim,
Oncelikle gosterdigin caba icin seni kutluyorum. Herkes senin gibi olmali, arastirmali, caba gostermeli, anlamaya calismali diye dusunuyorum. Cunku gelismenin temelinde bunlar yatiyor. Ote yandan kurtlu elma diye sitene koydugun iki Leo Burnett isi ile ilgili sana bir kac sey soylemek isterim. Boylelikle yanlis anlamalar ortadan kalkar.
Birincisi biz resmini koydugun wii isiyle basari belgesi almadik. Arastirirsan dogru ilani bulursun. Bu ilani benzer bulundugu icin yarismadan cektik. Multiple discovery’ye inanirim ama yarismadan cekmesini de bilirim. Bu tarz seyler Leo Burnett olarak basimiza hic gelmedigi icin oldukca da uzulduk. Sektörde benzer işler yapan bir ajans olarak tanimiyoruz.
İkinci olarak yine bize ait 360 restaurant bar ilanlarini büyük usta Neil French’in XO ilanlarinin aynisi seklinde yorumlamissin. Oncelikle Neil French’in ilgi alaninda olmasi takdire deger bir durum. XO isi zaten bir efsanedir. Son yillarda bir kac RD seminerinde genc arkadaslara case olarak anlatmisimdir.
Simdi bu noktada eminim o ilanlari kopyalamak gibi bir gerizekalilik yapmayacagimi düsünmüssündür. Sektörde bir ajansi “yaratici” noktasina getirmek ne kadar zorsa, “saygin” noktasina getirmekte o kadar zordur. Neden gecen sene Kristal’de büyük ödülle birlikte toplamda En çok Ödül Alan Ajans olan Markom Leo Burnett’in arkasindan kimsenin konusmadiğini bir düsünmeni rica ederim. Bu baglamda X0 isleri ile 360 islerini benzer/kopya kefesine koymani gencligine veriyorum. Umarim verimli agaci taslamayi verimlilik zanneden verimsiz insanlardan degilsindir. Cunku bu tarz insanlarin hayat boyu ust uste koyduklari iki tuglalari bile olmaz. Akillari yapamadiklarinda ya da yapmayi başaramadıklarında değil, başkalarinin yaptıkları ya da başardıklarındadır. Ancak dediğim gibi böyle bir blog icin harcadiğin çaba bile mesleğini sevdiğini, değer verdiğini gösterip beni umutlandiriyor. Fakat bu bile sana Leo Burnett’i harcama hakkini vermiyor.
Sevgiler
Yaşar Akbaş
Markom Leo Burnett
Executive Creative Director
Cevap:
Saygıdeğer Yaşar Akbaş,
İlanınızda benzer olarak gördüğüm nokta sarhoş olanın yere düşmesinden doğan hikayedir. Açıkça söylemek gerekirse, ilanınızı görür görmez Neil French’in bu ilanlarını aklıma getirmiş olsa da, söz konusu diğer ilanlardansa benzerliğin daha az olduğunu söylemeliyim. Yayınlamakta da tereddüt ettim ama kararı okuyuculara bırakmayı tercih ettim.
Multiple discovery konusundaki çekincelerimi yazının başında ilettim. Leo Burnett’i çok severim, hem kişi hem ajans olarak… Bırakın tartışma devam etsin. Doğru yerini bulacaktır.
Saygılarımla,
Re:
Böyle bir cevabi maalesef icime sindiremiyorum.
yani sarhos olanin yere dusmesi ilk kez mi yapiliyor? O zaman hic bir reklamda arabalar gemilere binmesin, ucaklardan kimse parasutle atlamasin.
Niye cunku bir kez birisi yapti. Olur mu hic! Size okulda boyle mi ogretiyorlar? Nasil olurda bunu multiple discovery olarak tanimlarsiniz!
Ne demek benzerligin daha az oldugunu soylemeliyim! Yayinlamakta tereddut ettim! Karari okuyuculara birakalim!
Ne kadar genc oldugunuzu ve ne yaptiginizi bilmiyorum ama sizin boyle bir seye hakkiniz yok!
Amaciniz gundem yaratmak ve ilgi cekmekse baska konulari gundeme tasimanizi oneririm.
Cunku bu konu benim son derece rahatsiz oldugum bir konu. Alinti islerle ilgili tutumumu herkes bilir. Oldukca titizimdir.
Ancak burasi Turkiye… Sinek mide bulandirir. Sahsen adimin ve kurumumun adinin boyle bir konunun icinde
yer almasini istemiyorum ve o ilanin oradan cikarilmasini talep ediyorum.
Yasar Akbas
Re:
İsteğiniz üzerine bahsi geçen ilanları çıkarıyorum. Çünkü maksadım sizi veya birilerini üzmek değil. Sadece tartışmak.
Saygılarımla…
Yorumlar:
bir tane de benden-Erhan
fakat bir itirazım var. sanırım. medinaturgul’un “dışarıdaki sesler” işinde yanılıyorsun. medinaturgul’un yaptığı grup adıyla tamircinin sesini, itfaiyecinin sesini falan birleştirmek. yani “dışarıdaki sesler dışarıda kalsın” diyor.
simon & carpenter dinleme simon & garfunkel dinle diyor.
benzeri diye koyduğun iş ise bir “dj okulu” işi. “mix yapmayı öğrenin” diyor. İki farklı grup ismini birleştiriyor. mix yapıyor yani. bu işlerde iki farklı grup ismi var ortada.
birbirlerine benzediklerini biliyorum. ikisi de grup ismiyle oynayarak bir ilan yapıyor. fakat bu çok sık rastlanan bir şey.
isimlerle oynanan daha başka birçok iş var.
Mesela benim gönderdiğim işlerin ikisi de kahve fincanını çantaya benzetiyor. yurtdışında yapılan iki iş de bu sene cannes’da shortliste kaldılar. Birbirinin aynı iki işin shortliste kalması bana çok ilginç geldi. Daha öğrenecek çok şey var galiba
not: kesinlikle medinaturgul’da çalışmıyorum.
Engin Kafadar
Selam…Gencreklamci.wordpress Blog’unda okudugum bir yaziniz uzerine.
Bu yaziya bir yorum yapmak istedim…daha dogrusu bilmeni istedim…
” Leo Burnett daha dogrusu Markom / Leo Burnett yapilmis bir isin pesinde
kosmaz…Yapilmis bir fikrin yorumunu bile yapmaz. Yapilacak daha cok fikir
var…Hadi oturup fikirleri bulalim. Vaktimizi yapilmis fikirlerin icinde
harcamayalim. “
Iyi bir gun olsun.
Kristal Elma Bembeyaz Türklerin Birbirlerini Ağırlamasıdır! Haziran 29, 2007
Posted by Editor in Fikirsel.add a comment
Reklamcılık sektöründe yaşananlar Türkiye’de yaşananların en uçta göstergesi gibi. Nişantaşı’nda eski ayakkabı görmek istemeyenler, neden evlerinde yabancıları görmek istesinler ki. Ortada bir gerçek var; reklamcılık yıllardır, beyaz Türk’lerin elinde, ancak ayrıcalıklı bir zümrenin yapabildiği bir meslek dalı olarak görülmüştür. Lakin ne Bernbach beyaz Türk’tü, ne de Ogilvy. Hangi büyük(!) diye adlandırılan reklamcının (sektöre yıllarca emeği geçen, reklamcılığın daha karakterli bir meslek dalı olması için çırpınan ustalarımız hariç) geçmişine baksak, ya çok etkin bir neo-dergah çıkar ya ilginç ilişkiler ağı ya da yapış yapış bir ahlaksızlık ve ilkesizlik … Bu ülkede takım elbisesi olmayan gerçek insanlar, yani hergün yaşanan hayatın içerisinden insanlar da ne zaman uçağa binerse o zaman gerçekten demokrasi gerçekleşmiş olacak. Ne zaman ki gerçek demokrasi, reklamcılık sektörü için de geçerli olursa, o zaman bu topraklardan marka çıkacak. Effie/Kristal oranından ziyade, Türkiyenin ekonomik büyüklüğü/İlk 500 deki reklam ajansı oranına bakmak isabetli olur. Zannediyorum zamanla reklamveren, çığırkanların ve popülistlerin tekelinde olan piyasayı, gerçek reklamcı ve pazarlamacıların eline verecektir. En dünya standartlarında sektörlerden biri deniyor. Bu kadar çalışanlarının haklarının korunmadığı, bu kadar doğru düzgün regüle edilmemiş vs başka bir sektör var mı Türkiye’de? Bağırmak çözüm değil. Bu yarışmada değil, hergün sektör de olan bir durumun tezahürüdür son Kristal Elma’da olanlar. Reklamverenlere seslenmek istiyorum, halen paralarınızı sokağa atmaktan bıkmadınız mı?
Türk reklam sektörü için bazı yeni terimler-2 Mayıs 22, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in GençReklamcı.add a comment
Büyüklerimizin defteri, Ortak Defter‘den çok eğlenceli bir yazı
DEKORATİF DİREKTÖR: Odasında “dekorluk eden” kreatif direktör.
İTTİRATEJİK PLANLAMA: Stratejik planlamanın ittir kaktır hazırlanmış şekli.
PERFORMANS ZANNI: İyi performans gösterirsem zam alırım zannına kapılma hali.
BOYACI TÜPÜ: Boyacı küplerinin artan maliyeti karşısında üretilmiş, tek kullanımlık daldırıp çıkarma kabı.
HALVETİKA: Onlarca font denedikten sonra yine helvetika ile başbaşa kalma hali.
HUSUSİ DELİCİ: Reklam ahlakını hiçe sayabilen reklamcı modeli.
ALİ TARAN BAŞ KESEN: Kodum mu oturturum tarzı reklamcılık modeli.
KAÇDAVN: Reklamcıların reklamdan sıkıldıklarında kaçtıkları reklamcı mecraı.
HOKUS FOKUS GRUP: Umutsuz ev kadınlarının, birer Bob Garfield’a dönüşüverdikleri sihirli mekanlar.
TESTİSMONİAL: “Bu ürün/hizmetle ilgili görüşümü bi bildiririm 5 okka çeker” anlayışı.
NEYİN FIRTINASI: Niye yapıldığı anlaşılamayan “Beyin Fırtınası”.
SCARY BOARD: “Korkunç güzel” story boardlara verilen ad.
REHAVET ANALİZİ: Yaklaşan yaz aylarıyla birlikte her ajansta yapılması gereken analiz türü.
HİÇGÖRÜ: “Hiç mi tüketici görmedik yahu!” dedirtecek mükemmelikteki içgörü.
TÜKETİCİ SALGISI: Para! Her tüketiciden önce algılamasını sonra da salgılamasını bekleriz.
KİMEFİT: Kime ne faydası olduğu anlaşılamayan “Benefit”.
AHKAM KESERİ: Acil durumlarda baş gösterin tehlikelerden korunmak için kullanılan keser.
İSTİFRA DİLEKÇESİ: Ajansın işleyişinden işleyemeyişinden bunalındığında en içten duygulalarla yaratılan veda şeysi.
Verdiği destek için Çağlar Uzunca’ya teşekkürler…
Önder Öncel
En iyisi gidin, “dersarası”nda(n) daha faydalı şeyler yapın… Mayıs 18, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Mesela kitap okuyun, ne bileyim İnternet’ten reklam bloglarını takip edin. Hiç olmadı, derslerden sıkılmışınızdır, gidin deniz kenarında kafanızı dinleyin.
“dersarası”nı ilk duyduğumda derneklerin varlık nedenini sorguluyordum tam da. “İyi işte” demiştim, “sektörden bir dernek öğrencilere hitap eden bir etkinlik yapmaya çalışıyor.” Jürinin öğrencilerin karşısında işleri değerlendirecek olmasının da yarışmanın anlamlı olmasını sağlayacağını düşünmüştüm, yarışmacıların geribildirim alabilmesi açısından.
Neyse efendim, 16 Mayıs’ta yani geçtiğimiz Çarşamba günü, dersarası 2′nin jüri değerlendirmesi, Bahçeşehir Üniversitesin’de yapıldı. Belki birşeyler öğrenirim umuduyla gittim toplantıya. Jüri üyelerinin işler üzerinde o kadar durmayıp, işler üzerinden ders niteliğinde yorumlar yapacağını umuyordum.
Reklam emeğe saygısızlığın çok sık karşılaşıldığı bir sektördür. Ve gördüğüm kadarıyla bir çok reklamcının da en çok yakındığı konulardan biridir, emeklerine yeterince saygı gösterilmemesi. Fakat, bırakın sektör dışından bu saygıyı beklemeyi, sektörün içinden, hem de jüri koltuğuna oturabilecek nitelikte olduğuna inanılan insanların bile, bu saygıyı göstermediğini üzülerek gördüm. Ümit Ülker isimli jüri üyesinin bazı işler hakkında hakarete varan(bullshit gibi) sözlerini dinlerken, bir kaç yan koltukta oturan Oğuzhan Akay adına üzüldüm. Aynı koltuklarda jüri olamayacak kadar yerinde eleştirilerde bulunuyordu; naif ve saygılıydı. Açık haldeyken bile bu tarz yorumlar, pardon hakaretler, yapabilen bazı jüri üyelerinin, kapalı değerlendirmelerde ne tarz sözler sarfedebileceklerini düşünmek bile istemedim.
Bir konuda çok öğretici oldu, bu toplantı. Bir reklamcılık derneğinin neden var olması gerektiğini anladım. Sektöründe çalışan emekçilerin emeklerine sahip çıkmak, suistimal edilmesine izin vermemek için vardı, dernekler. Asıl misyonu bu olması gereken bir derneğin, bırakın emeğe saygıyı, emeğe hakaret eden bir insanı jüri olarak koyması, varlık nedenine ne kadar ters ve ne kadar büyük bir hataydı.
Sırf yukarıda bahsettiğim nedenlerle, dersarası’nın 1.’sinde, Avrupa Kültür Başkenti İstanbul ilanımızla aldığımız birinciliği derneğe iade ediyorum. Size de ders aranızda bu tarz zaman ve enerji kaybettiren şeylerle uğraşmak yerine, daha faydalı şeylerle uğraşmanızı tavsiye ediyorum. Mesela, saygıdeğer hocam Haluk Mesci’nin Kırmızı dergisinin son sayısındaki yazısını okumanızı…
Markalamak Mayıs 8, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Günümüz marka anlayışını güzel tarif eden bir sunum, tavsiye ederim.
Reklamın Geleceği Nisan 17, 2007
Posted by Ali Karakuş in GençReklamcı.add a comment
Madem ki genç reklamcılarız diyoruz, geleceğin reklamcıları olduğumuzu iddia ediyoruz, o zaman bu yazı bizleri gerçekten ilgilendiriyor:
“Reklamcılığın gerçekten sonu geldi mi?
Son yılların en popüler tartışma konularından birisi reklamın ölmekte olduğu. Reklamcılığın, büyük bir hızla değişen dünyanın dinamiklerine ayak uyduramadığı ve bu yüzden giderek yerini PR gibi disiplinlere bırakacağı kehanetleri yapılıyor. Reklamcılığın zor bir dönem geçirdiği ve bir yeniden tanımlama süreci yaşamak zorunda olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak, reklamcılığın öleceği saptaması pek de gerçekçi görünmüyor. Çok basit bir mantıkla, ticaret var olduğu sürece, tanıtıma da ihtiyaç olacağını söylemek mümkün. Reklamcılık toplumdaki değişimle birlikte ayakta kalmanın yolunu bulmak zorunda kalacak, dönüşecek ve varlığını sürdürecek.
Reklamcılığın yaşadığı sorunlar, aslında pazarlamanın içinde bulunduğu zor dönemin uzantıları. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru üretim ve tüketim kalıplarında yaşanan değişim, doğal olarak pazarlamayı da dönüşmeye zorluyor. Geçmişte, oldukça içine kapalı bir biçimde çalışmayı tercih eden pazarlama dünyası mevcut yapısını korumaya çalıştıkça, doğal olarak yatırımların geri dönüşü de giderek verimsizleşiyor.
Reklamcılığın güçlü bir biçimde var olabilmesi için, öncelikle, teknolojideki büyük dönüşümün farkına varması gerekiyor. Göz önüne alınması gereken ilk olgu, yeni müşteri tipinin geçmişteki tüketicilere göre büyük farklılıklar gösterdiği. Tüketiciler artık markalara veya kurumlara eskisi kadar sadık değiller, bunun temel nedeni de ürün ve hizmetlerin birbirine benzer vaadlerle gelmesi. Bir başka deyişle, seçenek bollaştıkça, sadakat azalıyor. Reklamcının ilk işi bu yeni tip müşteriye anlamlı gelebilecek bir iletişim dili geliştirmek. Onun dikkatini çekmek, kalbini kazanmak. Bu noktada, değişen bir şey yok, yüz yıllık reklamcılık tarihinin temel kuralları geçerliğini korumakta. Reklam tüketiciye anlamlı gelecek bir iletişim içinde olmak ve bir fayda sözü vermek zorunda.
Reklam dünyasının büyük bir süratle içerikteki dijitalleşmenin getireceği dönüşüme hazırlanması gerekiyor. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, dünyadaki dinamikleri allak bullak etmekte. Internet artık yalnızca bir web sayfasını ziyaret etmek veya posta göndermek için kullanılan bir aracı olmanın çok ötesinde bir platform durumunda. Ses, görüntü, koku hatta dokunma duygusu dijitalleşti. Pek çok hizmet internet üzerinden tüketiliyor. Yeni teknolojiler sayesinde, uydu, kablo, adsl, gsm ve Wi-Max sistemleri aracılığıyla dünyanın her yanı birbirine bağlanıyor. Herşey giderek dijital bir biçimde IP aracılığıyla gönderilir hale geliyor.
Televizyon, telefon, multi-medya’da bir devrim yaşanıyor.
Dijitalleşme sayesinde, medya tüketiminde ipler tümüyle izleyicinin eline geçiyor. Tüketici artık, neyi, ne zaman ve nerede izleyeceğinin kararını kendisi veriyor. Örneğin, Tivo aracılığyla, kendi TV akışını planlarken, bu arada reklamları izlemeden geçmeyi de başarabiliyor. Radyoları internet üzerinden dinleyebiliyor, internet aracılığıyla, telefon hizmetleri alabiliyor.
Reklamcılık, bu yeni platformda var olmanın yolunu bulmak zorunda.
Değişen medya tüketim biçimi karşısında, yeni bir iletişim dili gerekli. Tüketiciler, önümüzdeki dönemde televizyon izlemeyi, radyo dinlemeyi tabii ki sürdürecekler, ancak bunu kendi istedikleri biçimde yapacaklar. Yeni yapıda, bildiğimiz reklam kuşaklarının yer almayacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.
Önümüzdeki yıllarda da, tıpkı binlerce yıl öncesinde olduğu gibi, ticaret yapılacak. Bir tarafta şirketler bazı ürün ve hizmetleri üretmeyi, diğer taraftaysa insanlar bunları tüketmeyi sürdürecek. Geçmişte, büyük pazarlarda yapılan alışveriş, artık bilgisayarın, televizyonun hatta cep telefonunun ekranından yapılabilecek. En büyük değişim tüketim kalıplarında gerçekleşecek. Ticaret ve satış olacağına göre, doğal bir biçimde pazarlama da var olacak. Arz edilen mal ve hizmetin, tanıtımı bir biçimde mutlaka yapılacak. Bu tanıtım yapılırken, tüketicinin mantığına ve duygularına seslenmenin yolları aranacak. Kısacası, reklamlara ihtiyaç aynı şekilde devam edecek.
Sonuç olarak, reklamcılık can çekişiyor saptaması sadece bir safsata olarak kalmak zorunda. Eski tip reklamcılığın yok olacağı kesin, ancak doğru reklamcılığın devam edeceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalı. Yeni dönemde başarılı olmak isteyenlere, 1900’lerin başında reklamcılık yapmış ve Bilimsel Reklamcılık kitabının yazarı, Claude Hopkins’in “Reklamcılar gerçek rollerini bir yana atıyorlar. Satıcı olduklarını unutup, gösteri yapmaya çalışıyorlar. Satış yerine alkış istiyorlar” cümlesini hatırlatmak isterim. Başarı, tüketiciyi anlamakta ve reklamverene satış getirmekten geçiyor. Bunu yaptığı sürece reklamcılık canlanacak, yapmayı başaramadığı takdirde reklamverenleri başka arayışlara yönlendiren yine kendisi olacak.”
Fatoş Karahasan/Marka Danışmanı
IAA Türkiye Reklam Araştırma Merkezi
Hasan Acar hala yeklamcı. Nisan 2, 2007
Posted by yeklamci in GençReklamcı.add a comment
10 yıla yakın reklam sektörünün içindeyim. En alttan basamakları tırmanmaya önce pek yanaşmamıştım. Çünkü okulluydum. Hem mezun olmadan Reklamcılar Derneği’nden ilk ödülümü de kapmıştım. Sonra olan oldu. Sektör benim sert köşelerimi yavaş yavaş törpülerken, anaların ne reklamcılar doğurduğunu gördüm. Gururum kırılmıştı, kibrim de. Sonra haddini bilen, usta gözeten, azimli bir öğrenme-uygulama delisi meydana çıktı bu kırıklardan. Asıl şansım bütün bunlar olurken reklam sektörünün bilinen ustalarını tanımam oldu. Can kırıkları, düş çıkıkları oldu ama ümidim hiç bitmedi zor günlerde. Hep çok çalıştım, daha çok okudum bu zaman içinde. Yeni başarılarım, iyi işlerim, kazandığım ödüllerim oldu bu süreçte. Şımarmadım. Bir kere aynı hataya düşmüştüm, bir kez daha düşmemeliydim. Hala aynı hızla devam ediyorum. 30 lu yaşların başındayım ve bir çok kişinin kendini usta olarak gördüğü devreyi ben ustalık yolunda mecburi aşama olarak geçmeye calışıyorum. Ama her şey reklam aşkıyla, capcanlı duruyor içimde. Bir gün ustalar yanında, onların referansına layık bir reklamcı olarak duracağım ve hakettiğim gururuma kavuşacagım ana dek hic durmayacağım.
Kullanıcı adımın yeklamci olması isimbulamadığımdan yada sitenin kullanıcı isim alternatiflerini kabul etmemesinden değil, tam tersi ben hala reklamın “R” sini bile söylemeye, algılamaya, öğrenmeye çalışan çocuk gibi hissettiğimdendir.
Genç Reklamcıya… Nisan 2, 2007
Posted by yeklamci in GençReklamcı.2 comments
Genç Reklamcılara;
Bu yazımı okulu bitirip bir işe girinceye kadar geçen sürede yaşadıklarımı aynı yoldan geçecek arkadaşlarımız için kaleme almıştım. Daha sonra katlanarak çoğaldı. Neredeyse bir kitap seviyesine ulaştı. Son beş yıldır aralıklarla not almış olduğum bu yazıların tasnifini yaparak burada paylaşmak istiyorum.
* Reklamcılığın ve Pazarlamanın ne olduğunu tanımından başlayarak öğrenin. İyi bir reklamcı pazarlamanın ne olduğunu bilmeli ve çok iyi özümsemelidir.
* Geleceği beklemeyin. Bunun yerine kendinizi geleceğe hazırlayın. Eğer kendinizi buna hazırlamazsanız gelecek sizin değil, kendini geleceğe hazırlayanların olacaktır.
* Eğitimini aldığınız branşın temel kuramlarını ve öz bilgileri teorik olarak bir çırpıda hatırlayacak kadar bilmeniz gerekir. Bu size teoriden pratiğe geçişte takılıp kalmadan rahat bir geçişi sağlayacağı gibi bununla birlikte kendinize olan güveninizi de güçlendirecektir.
*Yaptığınız iş her ne olursa olsun, sonucunda insanlara kendisini iyi hissettirecek işler çıkarmaya bakın. Bu, sizin eğitim hayatınızda ödev hazırlamanız ile başlayıp, profesyonel çalışma hayatınızdaki yaptığınız işlerle devam etmelidir. Her zaman insanlara bir şeyler vermeye çalışın hatta daha da ileri giderek yaptıklarınızdan hoşlanmalarını sağlayın. En azından bunun böyle olması için çaba gösterin.
Eğlenin! Ciddiyet sığlığın tek sığınağıdır… Oskar Wilde
* İşinizi her ne durumda ya da zorlukta seçmiş olursanız olun sevin ve çok moda bir deyimle hoşunuza giden bir oyunmuş gibi benimseyin. (Oyun içinde ne kadar mutlu olduğunuzu, başarma isteğinizin sizi nasıl kamçıladığını ve çabalamanızı hatırlayın. O zaman bu koşulu daha iyi anlayacaksınız. “Eğlenemiyorsan niye yaparsın?”
*Bazen onlara benzemekten çekinmeyin. Çünkü insanlar kendilerine benzeyenleri daha kolay kabullenir. Ama bu konuda şu tehlikeyi de göz ardı etmeyin. Onlara benzemek temel kurallar çerçevesinde olmalı. Düşüncelerini okuyun ve istediği şeyi aldığınız eğitimle estetize edilmiş haliyle onlara sunun. O zaman iletişiminiz daha güçlü ve sağlıklı olacaktır. Bunun aksine onlara benzemek yerine aynı olmak, eş değerde olmak sizi farksız ve varlığınıza ihtiyac duyulmayacak biri yapar.
* Kendi düşüncelerini yalın, güçlü ve etkili bir yolla aktarabilenler, bireyler ve kitlelerin kafalarında daha kolay kabul görür
* Oyunu kazanırsan aynı zamanda bitirmiş de olursun. Buna dikkat etmek gerekir. Bunun yerine süresini uzatmayı başarmanız hem aldığınız keyif hem de karşı tarafın memnuniyetini de artıracaktır.
* Enteresan olan denenmemiş olandır. Bir kez bile olsa hiç denemediğin şeyleri dene. Bu bir yemek, bir mekan. Bir eşya olabileceği gibi bir yöntem, bir teknik, bir davranış da olabilir. Böylece hayal gücünüzü ve vizyonunuzu da o kadar geliştirebilecek olduğunuzu anlayacaksınız.
* Herkese benzeyebilmek onlar gibi olmanız anlamına gelmediği gibi denenmemişi ve farklı olanı kovalamak da onlardan kopmanıza sebep olmayacaktır.
* Birileri tarafından izlenmek, takip edilmek onaylanmak yada reddedilebilmek insanların sizin hakkınızda fikir sahibi olduğunu gösterir. Birinci adımda bu kesinlikle iyiye işarettir. Ama ikinci adımda bunların olumlu olması başarınıza katkı sağlayacaktır. O zaman insanlar sizin hakkınızda öncelikle bir fikire sahip olmalarına sonrada kesinlikle iyi bir fikre sahip olmalarını sağlamaya calışmalısınız.
* Tüm mecraları takip etmeye çalışın. Görsel ve yazılı medyayı takip etmeniz sizin hafızanızı bilgi ve görgünüzü güçlendirecek. Zamana daha kolay intikalinizi sağlayacaktır. Ama bu; ayırt etmeden, seçmeden ve kendinizi bir bombardımana muhatap etmek demek değil. Olumsuz sunulan bir şeyi bile nasıl olsaydı acaba olumlu hale donüştürülebilirdi, nasıl olsaydı pozitif bir etki yaratırdı eleştirel yaklaşımına sahip bir irdeleme ile izleyerek değerlendirin.
* Hiç bir zaman olduğunuz gibi görünmeyin. Hep bir adım daha iyi olarak görünmeye çabalayın. Bunun sonucunda hep daha iyi olmaya başlayacağınızdan şüpheniz olmasın.
* Herşeyin alternatifi ne olabilirdi düşüncesini beyninizde tasarı olarak hazır tutun. Bu sizi alternatif düşünceler üreten ve alternatif çözümler sunan biri yapacaktır. Bu da sizi izleyenlerin takdir edenlerin ve farkınızda olanların sayısını artıracaktır.
Tv, gazete, kitap, dergi, konuşma, tavır, davranış her ne olursa olsun duyularınızla algıladığınız her şeyi sadece dimağınıza değil aynı zaman da eleyerek bir not kağıdına veya elinizin altındaki bir sayfayada yazarak kaydedin. Unutmayın ki söz gerçekten uçar ama yazı kalır.
Bir problemi çözemiyorsanız, üstüne yatın…
* Bir problemi çözemiyorsanız üstüne yatarak bekleyin. Belli bir süre geçtiğinde sorun, çözümüyle birlikte kuluçka sürecini tamamlayarak ışığa ulaşacaktır. Her şey zamanını tamamlayarak oluşumunu gerçekleştirir. Fikirlerinizi bu yolla oluşturmaya çalışın. Önce konu her neyse hakkında bilgi edinerek işe başlayın. Sonra sorunun çözümünü gerçekleştirebileceğiniz tezleri oluşturun, daha sonra hepsini birlikte mayalanmaya bırakın. Sonucun şarap gibi hoş bir tada ve sarhoş edici bir etkiye sahip olduğunu göreceksiniz.
* Her fikir oluşumunu var olan farklı unsurların bir araya gelmesi sonucuna borçludur. Var olan herşeyi yeni bir şeyi var ederken kulanabilmelisin. Bilgilerin ve bu bilgilerinin üzerine eklediğin yeni bilgiler ne kadarsa ürettiğin fikirlerde onların oluşumundan doğacak kadar olacaktır. Hiç bir şey yoktan var olmaz. Hele fikir hiç bir zaman.
Bu da şu demek. Bilgi dağarcığının ölçüsünde yeni fikirlerin altında kendi imzanı görebilirsin. O zaman daha çok imza atabilecek fikir üretebilmek ancak daha fazla bilgiye sahip olabilmenle mümkün olacaktır.
Fikir sanıldığının aksine oturup düşünen ve ilham perisinin gebe bırktığı boş beyinlerden değil, bilgiyle donanmış kafalardan doğar.
* Yaratıcı faaliyetlerin tümü olağandır, asla olağan üstü olmamıştır. Bunu bilmen gerçekleştirebilme azmini ve gücünü kendine yabancı görmemeni sağlayacaktır. Bilimadamı, reklamcı ya da sanatçı her kim olursa olsun diğer insanlardan farkı benzer olduğu düşünülmeyen unsurlardan benzerlikler çıkarabilen kişiler olabilmeleridir. O zaman sende bunu bilmekle işe başlayabilirsin. Sadece yeni benzerlikleri kurabilen biri olmaya kendini kanalize etmen gerekir.
*Yaşantınızda istediğiniz tarzı ve şatafatı seçmek ve reddetmek gibi bir özgürlüğünüz elinizdedir ama yaptığınız , ortaya koyduğunuz işlerde bu özgürlüğünüz daha tasarım aşamasında boyut değiştirmek zorundadır. Fikirler özgür bir beyinin ortaya çıkardığı yaratıcı bir eylemin sonucudur. Ancak fikirleri kullanım alanına girmesi ile belli sınırlara çekilmesi ve şekillenmesi gerekecektir. Bu gerekliliği sizi kısıtlayan bir durumuş gibi algılamak yerine disiplin altına alınmış, daha net mesajların bulunduğu, muhatabına en etkili biçimde ulaşan işlere imza atmak olarak değerlendirmeniz daha doğru olacaktır. Bir fikrin olşum aşaması ilk önce kafada başlar ve bu aşama okadar karmaşıktır ki bunu hayalimde canlandırmaya çalıştıgımda, bir sürü ışık ve gölge oyunlarının, ses ve görüntünün birbirleri içerisinden geçişler yaptığı, bazılarının birbirlerine çarpıp parça parça olduğu, kalabalık ve karmaşanın bu çarpışmalarda azalarak sağlam olanın devinimine devam ettiği ve en sonunda bir serçe sürüsünün senkronize hareketlerine ulaşarak yoğun bir ışıklı ortama çıkışa varması gibi bir görüntü olşur hayalimde. Eğer kafamızda bir fikri oluşum aşamasında gerçekten iy filtre edersek uygulama aşamasındaki problemi aynı zamanda yarı yarıya çözmüş de oluruz . Yani kafamızdaki tilkilerin sayısından daha önemli olan şeyin kuyruklarının birbirine değmemesidir. O zaman fikir olumşunda belli kurallar ve tekniklerden faydalanmamızın gerektiğini kabul etmeliyiz.
Fikir aşamasında kural ve tekniklerin özgün bir yaratıcılığa engel olduğunu düşüne biliriz ama unutmamamız gereken şey özgün olmakla hoyrat olmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğudur.
Ünlü müzisyen Amedeus Motzart’ın çağdaşı olan çok unlü bir müzisyen daha vardır ki bu kişi saray müzisyeni olan Salieri’dir. Bir gün Motzart’ın evinde o olmadiği bir zamanda gider ve bir bahaneyle karısından onun bestelerinin taslaklarını getirmesini, eğer beğenirse sarayda ona bir iş ayarlayabileceğini söyler. Amacı tabi ki bu genç adama karşı hissettiği gizli kıskançlıkla hakkında daha fazla bilgi edinmektir. Motzart’ın karısı elinde getirdiği sayfaları ona uzattığında, bir tek karalamanın bile olmadığı sayfalar gözden geçirerek duraklar ve ben orjinallerini değil taslaklarını istemiştim. O zaman ne kadar iyi bir müzisyen olduğunu daha iyi anlarım der. Motzart’ın karısının cevabı çok etkileyicidir. “Motsart’ın hiç taslağı olmaz o herşeyi kafasında tasarlar, son haliyle kağıda döker..”
Taslak aşamasında eğer hedefinizi iyi belirler ve netleştirirseniz uygulama aşaması o kadar başarılı olacaktır. Yine unutmamalıyız ki her fikir karşı fikirler doğurduğu bir gerçektir ve yalın olan fikirler içinde karşı çıkılacak şeyler de çok az olacaktır. Ünlü bir reklamcı şöyle söylüyor. Elinde iki doğru cevap varsa en doğrusu yalın olandır.
Güzellik, gereksiz olan şeylerin temizlenmesidir. Michalengelo
* Oluşturduğunuz her fikir bir kaç sorunun cevabı olmak zorunda olabilir. Bu yüzden sonuca varıp varamadığınızın testini yapmayı unutmayın. Fikri oluşturan kişi olmanın yanında ilk eleştiren kişi de siz olmalısınız. Her zaman niye sorusunu sormakla başlayın işe. Bu resmi kulandı ama niye, Bu spotu altına yazdım ama niye, bu rengi kullandım ama niye. seçtiğim fon şu fon ve şu punto ama niye? Bu soruların mantıklı cevabını verebiliyorsanız (kıvırmak zorunda kalmadan) artık başkalarının fikirlerini almanın ve eleştirileri değerlendirmenin zamanı gelmiş demektir. Ama sıkı durun hiç düşünmediğiniz bir yaklaşıma şahit olabilir, beklemediğiniz eleştiriler alabilirsiniz. Ortaya koyduğunuz işe olumlu katkıları olabilecek her şeyi dikkate alın sonra da işnizi savunun. Bir işinizi gönül rahatlığıyla savunamıyor ve dayanaklarını belirtemiyorsanız, bu evreye gelmeden asla birilerinin önüne koymayın. Bu fikrinizin Roma arenalarında arslanlara atılan zavallı kölelerin parçalandığı gibi paramparça edilişini izlemeniz gibi gelecektir size. Bunu görmek çok acı verici olabilir. Böyle bir şeye asla meydan vermeyin. Kullandığınız her bilginin ve unsurun gerekliliğini ve dozunu kontrol edin ne eksik ne fazla ayarını çok iyi dengelemeye çalışın. Bir kapan hazırladığınızda peynirin yanında fareye de bir yer ayırın
Hasan ACAR 2007
- İzinsiz alıntı yapmak, kaynak göstermeksizin bir bölümünü ya da tamamını yayınlamak, kullanmak, kullanan kişiler için kanuni yaptırımlar doğuracaktır-
Arama Motoru Terimleri Mart 30, 2007
Posted by Editor in Yorum.add a comment
Bir kaç gündür dikkatimi çekmeye başladı
İnsanlar Google’da neler aratarak GençReklamcı’yı bulmuşlar bakar mısınız. Bazıları acaip hoşuma gitti, harfine dokunmadan yayınlıyorum
pastane reklamları metni
havuç reklamı nasıl yapılır
anlaşılmayan moda reklam resimleri
Resimlerle telefonun gelişme aşaması
Görmüşem sevmişem isterem seni (e.n. Favorim)
ariel türkçemi
KAHRETSİN COK GÜZELİM YAZILARI
a harfiyle başlayan yabancı kelimeler
cocuklar ve reklam arastirma hakkinda su
reklamla ilgili şiirler
silginin üretim aşamaları
yağmurun benzer ve farklı yönleri
aşkın formülü karizma
güneş hanği taraftan döner
sınıf reklamı yapmak
Döner reklamcilik
kibrit sloganı
Aşk, düşünmeye zaman tanımaz… Mart 15, 2007
Posted by goci in Duygusal, GençReklamcı.add a comment
Yazın denize girmeden sudaki birine “su nasıl, soğuk mu?” diye soranlar…
Güne planlı programlı başlayıp gün içerisinde de bu plana sadık kalanlar…
Yarını gereğinden fazlasıyla düşünenler…
Lütfen, ürünümüzden uzak dursunlar.
Çünkü;
Aşk cesaret ister.
Aşk dengesizdir, ne zaman geleceği belli olmaz.
Aşk için yarın beklenmez. Aşk o andır, olacaksa bugün olur.
Aşk üzerine düşünülmez, sadece hissedilir…
Hasan Acar’dan aşka ilan Mart 12, 2007
Posted by Editor in Duygusal.2 comments
Reklam Aşktır! Şubat 27, 2007
Posted by saadettin konukseven in Duygusal.2 comments
Tanımlamanın sınırlarına sığmayan, herkeste farklı anlamlar ve duygular uyandıran, özgür sözcükler vardır. Sözlükler böyle kelimeleri tanımlamakta yetersiz kalırlar. Sayfalarda, “Güçlü sevgi ve bağlılık duygusu” olarak tanımlanan “Aşk” sözcüğü, bu asi kelimelerin belki de en özelidir. Sizce “Güçlü sevgi ve bağlılık duygusu”, “Aşk”ı tanımlamakta yeterli midir ?Farklı şekilleri vardır “Aşk”ın. Bilim aşkı, anne aşkı, çocuk aşkı, Tanrı aşkı gibi… Ancak nerede olursa olsun, aşkın olduğu yerde heyecan, tutku ve diğer güçlü duygular vardır. Aşk belki biraz da aşırılıktır.Aşkın en değerli olduğu yer, şüphesiz kalplere seslenen insan ilişkileridir. Kalpler belki de aşkın, sınırsızlığın sınırlarını da zorladığı yerlerdir.
Yaşanan tüm aşklar ve ilişkiler, gökyüzüne benzer. Güneşin ne zaman açacağı, ya da yağmurun ne zaman yağacağı belli değildir. En şiddetli yağmurlardan sonra, birden güneş her yeri kaplayabilir. Ya da bazen, kusursuzca parlayan güneş, az sonra gelecek fırtınanın habercisi olabilir.
Aşk ilişkilerinde, geleceği kestirmek mümkün değildir. Ancak yaşanan tüm ilişkilerde bazı aşamalar vardır ve bu aşamaları, sosyo-psikolojik açıdan incelemek mümkündür.
Çiftler önce birbirlerini fark ederler. Belki de yüzlerce insan arasından. Sonra birbirlerine ilgi duymaya başlarlar. Bu ilgi zamanla arzuya dönüşür. Arzulama aşamasını, harekete geçme aşaması izler. Böylece bir ilişkinin ilk adımları atılır.
Her açıdan aşka, özellikle de aşk ilişkilerine benzeyen “Reklam” bu noktada aşka daha da yaklaşır. Ürün ve tüketici ilişkisinin aşamaları, tıpkı aşk ilişkisine benzer.
Reklamda, kurgulanan ve uygulamaya dökülen aşamalar, “AIDA” kelimesi ile özetlenir. Attention (Fark Etme), Interest (İlgi), Desire (Arzu) ve Action (Harekete Geçme). Görüldüğü gibi bu aşamalar şaşırtıcı derecede aşk ilişkisine benzer. Söz konusu olan televizyon reklamıysa, ekran başındaki izleyici öncelikle o reklamı fark etmelidir. Dolayısıyla reklamın diğer reklamlardan ayrılan durdurucu bir özelliği olmalıdır. Reklamı fark eden izleyici, reklamda konu edilen ürüne karşı bir ilgi duymalıdır. İlgi aşamasını, o ürünü arzulama yani satın alma isteği takip eder. Son aşama, izleyicinin tüketiciye dönüştüğü, eylem aşamasıdır. Tüm bu aşamaları gerçekleştirebilen bir reklam, hedef kitleye ulaşmış ve potansiyel tüketicileri iş hedefleri doğrultusunda harekete yönlendirmiş başarılı bir reklamdır.
Reklam ve aşkın başlangıç aşamalarında yaşanan bu benzerlik, diğer aşamalarda da sürer. Sosyolojik açıdan, insan ilişkilerinde tanışma ve birlikteliği başlatma aşamasını gelişme aşaması takip eder. Bu süreçte çiftler birbirlerini keşfederler. Ortak ilgiler, hayranlık uyandıran özellikler, benzerlikler… Diğer yandan çatışan düşünceler, farklı fikirler, hayaller ve zıt karakteristik özellikler… İlişkinin bu aşaması bir teraziye benzetilebilir. Hassas dengeler bir aşağıya, bir yukarıya süreklenir.
Bir süre sonra ilişki durağan bir hal alır. Bu aşama, süresi çiftlere göre farklılıklar taşısa da kaçınılmazdır. Duraklama aşaması, ilişkinin geleceğine de yön verecek aşamadır. Bu aşamanın sonunda ilişki ya tekrar heyecan kazanır ve gelişme aşamasına döner, ya da gerileme aşamasına girer. Gerileme aşamasının sonunda ise ayrılık yaşanacaktır.
Tüm bu aşamaların ürün yaşam döngüsüne benzediği çok açıktır. Tüketiciyle tanışma aşamasından sonra ürün gelişme süreci yaşar. Bu süreç içinde satışlar en üst noktaya çıkar. Daha sonra, çevresel faktörlerin de etkisiyle tüketimde dalgalanmalar yaşanır. Bu aşamada ürün kendini yenilemelidir. Yönetim ve iletişim süreçlerinde doğru hamleler yapılmaz ise, ürün gerileme sürecine girecek ve raflardan silinecektir.
Reklam “Aşk”tır, aşk gibi heyecan ve tutku doludur. Amaç her aşamada tüketicinin ilgisini çekmektir. Dolayısıyla o kısa süreçte, tüm yoğun duygular bir arada sunulur; farklı duyulara, hatta bazen bilinç altına seslenilir.
Reklamda, tüketicinin aklını başından almak amaçlanır, başarılı reklamlar bunu başarır; tıpkı aşkın insanın aklını başından alması gibi. Reklamda güzel olan sunulur, var olan özellikler kimi zaman abartılarak anlatılır. Aşırılık, ahlak kuralları çerçevesinde reklamda sıkça kullanılır. Aşkta da aşırılık yok mudur?
Reklam da tıpkı aşk gibi hızlıdır. Aşk gibi, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz, ancak ortaya çıkar çıkmaz tüketicileri çarpar; onları harekete geçirir.
Amerikan Pazarlama Birliği, reklamı; “reklamveren tarafından bir ürünün, hizmetin veya fikrin, bedeli ödenerek, kişisel olmayan yollarla sunumu” olarak tanımlamıştır. Reklama medya aracılığıyla satıştır da diyebiliriz. Büyük bir çoğunlukla reklamlarda amaç satışı artırmaktır. Fakat tek başına hiç bir reklam satışı artırmaya yeterli değildir. Eğer diğer bütün pazarlama faaliyetleri; ürünün planlanması, üretimi, dağıtımı, ambalajlanması, fiyatının belirlenmesi ve satışı bu amaca uygun olarak yürütülürse başarıya ulaşır.
Reklam tanıttığı malı kullanan kişinin kazançlı olduğunu ya da öteki insanlar arasında seçkinleştiğini vurgular, ancak tüketici malı alırken bilinçaltında reklam aracılığıyla değil, kendi isteğiyle aldığı kanısı uyandırmalıdır.
Bu süreç aşk gibidir…
Fiziksel midir yoksa duygusal mıdır bilinmez ama öyledir işte…
Tüketicilerin mesaj bombardımanına tutulduğu, iletişim kanallarını bozan bir çok etmenin bir arada olduğu günümüzde, reklamda başarı sağlayabilmek için tüketici ile, yaratıcılığı ve doğru stratejiyi buluşturan çok özel bir ilişki kurulmalıdır.
Tüm ürünlerin birbirine benzediği günümüz rekabet ortamında, sadece bu “Aşk İlişkisi” markayı veya ürünü iş hedeflerine ulaştırabilir. Ancak yıldız stratejilerle, yıldız markalar yaratılabilir.
Aşık olmak; yıldızlara ulaşmak değil midir?
Provakatör Eş Başkanı Onur Yanık
Aşk ilanları!!! Şubat 22, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Duygusal.add a comment

14 Şubat Sevgililer Günü öncesi biri kadın biri erkek iki usta reklamcıya, Feryal Pere ve Haluk Mesci’ye sorduk: “Aşkınızın reklamını yapsaydınız, nasıl bir reklam metni yazardınız? Sloganınız ne olurdu?”
Pere ve Mesci bizi kırmadılar “aşk üzerine” birer reklam metni yazdılar… Bakalım aşkın reklamı nasıl oluyormuş!
Sloganı: İLAN-I AŞK!
Feryal Pere
Bir kibrit kutusu talimatıyla peynir yiyenler, brokoli ve havuç sevenler, azıcık rüzgarda hırka giyenler, kırmızı et kırmızı şarap, yumurtanın sarısı / yere düştü yarısı kıymeti bilmeyenler, ezberciler, kuralcılar, yanlarında hep silgi taşıyanlar lütfen ürünümüzden uzak durunuz.
* * *
Ürünümüz çok kıymetlidir ablalar abiler!
Her tadışta, kendini en büyük / en eşsiz /en sonsuz sandırır.
Asla… Bir daha asla dedirtse bile Tom Jones abiye ne şarkılar yaptırır!
Verona’da Romeo’nun evinin lokanta olduğunu görenlerin gözünü yaşartır.
Durduk yerde sırıttırır, bilakisle bilhassayı karıştırtır ağlatır, çok ağlatır, sevindirir göz kamaştırır, hayatı anlamlandırır.
Telefon bekletir, İncitir, incittirir, ya acıtırsa, korkma, arkadaşlarla paylaşılır, aynı cümlenin kırkbir kere farklı söylenişiyle şairlerden medet umdurur, şarkılardan fal tutturur çiçeğe reçele benzer, Golden Retriever masumiyetiyle baktırır.
Kanarya gibi şakıtır, bazen susar bülbüller, hayatımızda hep istediğimiz görüntüler (Yan etkileri: Mide ağrıtır, kalp çarptırır, tansiyon yükseltir)
a / b / c / d / e / …..z grubu insanlık!
Marketlerde ve banka şubelerinde değil, burnunuzun dibinde arayınız.
Bir kere tadınca, “el çek ilacımdan tabip, kılma derman kim helakim zehri dermanındadır…” diyeceksiniz!
Vazgeçmeyiniz!
Feryal Pere kimdir?
20 yıllık reklamcı. Bugüne dek pek çok büyük ajansta kreatif direktör olarak çalıştı. Kurumsal menajerlik şirketi Ajans’ta genel müdürlük yaptı. Arçelik, Beko, Superfresh ve pek çok bankanın da aralarında olduğu yüzlerce reklama imza attı. Şu aralar FB TV’de “Yüksek Kramponlar” programını sunuyor, Radikal’de köşe yazılarına devam ediyor ve aktif olarak Fenerbahçe’nin reklamını yapıyor!
Sloganı: Aşkın Formülü Bulundu!!!
Haluk Mesci
“A” harfiyle başlayan sözcüklerin en netamelisi. Aşk.
9 Şubat tarihli bir gazete haberine göre “aşkın formülü” bulunmuş:
((Ak + K + Ah) / 2) + (3 (G + D) / 10) / ((5 - KG)2 +2)
Efendim, formülü psikoloji, matematik ve iletişim alanlarından araştırmacılar Sevgililer Günü’ne yetiştirmişler. (Küçücük haberdeki küçücük ayrıntıdan anladığım kadarıyla, Ak “arzulanma kabiliyeti”, K “karizma”, Ah “aşk hormonları”, G “güven”, D “dostluk” ve KG “kişisel görünüş” imiş.)
İyi halt etmişler, af buyrun! Çoğunluğu matematikten kronik kötü not alan bize yapılacak şey mi şimdi bu yani? Yine bir alay işlem var, parantez var, harf var. (Zaten zor kavram “aşk”. Adını söylemesi bile zor. Arapçadan girme:
Kökü ne olursa olsun, A harfiyle başlayan “acı, ağlama, ağrı, ağu, ah, anı, ayrılık, azap” gibi sözcüklerle bal gibi hısım bence. Aynı kan grubundan yani.)
2005′te millet aşkı formülle filan açıklamaya hâlâ çabalayadursun, yıllar önce o güzelim saptamalarından birinde Aşık Veysel, “Kavuşamazsın, aşk olur” deyip tanımlamayı vesaire bitirivermemiş mi ?
Hem kavuşsan da sonsuza kadar süren bir şey olmuyor be usta ! En mutlu aşk bile, zamanla, entropik sona gelip dayanıyor. Yani, “Rakılar ısınır, köfteler soğur” kaçınılmazlığı aşkta da karşımıza çıkıyor. Kimimiz sesimizi içimize gömüp statükoyu sürdürüyoruz, kimimiz mektupları, çocukları paylaşıp yolumuza gidiyoruz. Kötü ayrılmamayı becermişsek, sözler veriyoruz karşılıklı:
- Reach out, I’ll be there.
- You’ve got a friend.
İyi veya kötü filan değil, ayrılmanın kendisini becerememe durumları var bir de. O zaman, açıktan veya gizliden, beddualar sallanıyor karşıya :
Sevişirken, öpüşürken, yapayalnız dolaşırken, Unutmaya çalışırken, unutama beni.
Aşk bedduaları tutuyor mudur nedir; kimileri, unutmadığı gibi üstüne üstlük hâlâ bir umut beslediğini söylüyor :
Karlı Dağından Esmedim
Ben O Yare Hiç Küsmedim
Daha Umudum Kesmedim.
Şurası kesin, hangi taraftan gelirse gelsin, kararsızlık “hem karnım doysun hem peynirim bütün kalsın” demek oluyor aşkta. Seviyorum. Sevmiyorum. İstiyorum. İstemiyorum. Gidiyorum. Kalıyorum.
Git… me dur ne olursun, Ola se thymizoun.
Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam;
Sen ağlama, dayanamam.
Aragon dolaylı yoldan aynı noktaya çıkıyor Veysel’le : “Mutlu aşk yoktur”.
Bazen, bunu, “mutluluk varsa, aşk yoktur” diye de okuyasım gelmiyor değil ya, neyse. Ama zorluğu veya bulanıklığı kişinin kendisi yaratıyor belki de :
Penceremin perdesini havalandıran rüzgar,
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Bir demet yasemen; So easy to look at, so hard to define.
Herkes platonik ve melankolik değil a, tenin emri demiri kesiyor; töreyi, korkuyu, zorluğu, bulanıklığı yeniyor. En azından, yensin isteniyor :
Görmüşem Sevmişem, İsterem Seni Edim Ne Çare; Sevda baştan gitmiyor, sarılıp yatmayınca.
Alam seni koynuma, kış yatam yaz uyanam.
Aşk ritüellerine ve hemen hepsinin sonucunda çıkan acılara, tantanalara karşı en gerçekçi öğüdü, biraz fazla pragmatik olmakla birlikte, “sevdiğini alamıyorsan, aldığını sev” diyen Stephen Stills yapıyor galiba :
If you can’t be with the one you love, honey,
Love the one you’re with.
Mutlu ya da değil, aşk var ve olmaya devam edecek. Herkes sırasını öyle ya da böyle, yoğun ya da ılımlı savacak; savdığını var sayacak. İnşallah diye, keşke diye düşüncelere dalacak. Tüh diyecek, Allah kahretsin diyecek. Şiirler, şarkılar, Sevgililer Günleri, o günlerde yazılar sürüp gidecek.
Gidecek de, nafile işte. Ben demiyorum, Abdurrahim Karakoç-Musa Eroğlu diyor:
Yar deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor.
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.
Bana sorarsanız,
Bi açlığı seviyorum,
Bi de hasretliği.
Her şeye rağmen, formülünüz kolay, aşkınız bol ve kalıcı olsun. n
Haluk Mesci kimdir?
Eylül 1973′ten Ağustos 2004′e, reklamın yaratıcı bölüm (yazı) tarafında çalıştı. 1978′den bu yana, Birleşik Reklamcılar, Markom Leo Burnett, KLAN EURO RSCG gibi muteber ajanslar kurdu, yönetti, sattı. Halen, iki kurucusundan biri olduğu Mahi Mahi Markalaştırma Hizmetleri’nde reklamcılığa devam ediyor.
Kurumsal bencillik Şubat 19, 2007
Posted by saadettin konukseven in Fikirsel.1 comment so far
Reklamverenlerin kurumsal kimlikleri ( logo büyüklüğü, telefon numarası, web adresi vs. ) için gereğinden fazla takıntılı oldukları hakkında reklamcıların yakınmalarını duymuşsunuzdur. Ama nedense bu reklamcıların bazıları kendi hazırladıkları ilanlarda, ilanların belirli yerlerine ajanslarının adlarını yazarlar. Yaptıkları her ilanda da aynı yeri kullanırlar. Kendi kurumsal kimliklerindeki hassasiyetleri böyleyken reklamverenlerin hassasiyetlerini saçma bulmaları bencillik değil midir?
Brif yanlış anlaşılmış güzelim! Şubat 15, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Fikirsel.add a comment
Reklamcı adaylarının sık sık duyduğu bir cümleye acayip kılım, itiraf ediyorum: brif yeterince anlaşılmamış. Brifte içinden çıkılması zor, kompleks matematiksel denklemler verilmiş ya da brif diyalektik materyalizm üzerine akademik bir makaleymişçesine, sürekli tekrarlanır, brif doğru anlaşılmamış. Zannediyorum IQ düzeyi ortalamanın biraz üzerinde olan her birey bir brifte yazanları anlar. Peki neden bu kadar tekrarlanır.
Şimdi çok stratejik bir soru sormak istiyorum: ya brifi veren; brif nasıl verilir, içeriğinde neler olmalıdır, tam olarak bilmiyorsa. Ya brif eksik verilmişse. Yanlış bir brifin, yanlış bir yöne götüreceğini, brifi okuduğunda anlayabilecek derecede zeki olan herkes bilir.
Reklamdan anlayan reklamverenler veya temsilcileri olmadıkça Türk reklamcılığının istenen seviyeye geleceğinden şüpheliyim. Hele de bunların farkında olmayan ve kolayca “brif yanlış anlaşılmış” cümlelerini sarfedenler bizzat reklamcılarsa.
“Brifde istenene yaklaşımın bence şu açıdan yanlış” cümlesi bir yere kadar anlaşılabilir. Ama yanlış anlaşılmış cümlesini malesef ben yanlış anlıyorum.
Justmarketing//07 Başlıyor Şubat 11, 2007
Posted by saadettin konukseven in Havadis.add a comment
Kurtlar Vadisi Bilinçaltı Şubat 9, 2007
Posted by Yavuzhan Gel in Havadis.add a comment
Kurtlar Vadisi Terör’ün ilk bölümünü izlerken karelerdeki ilginç atlamalar dikkatimi çekti. Görüntüler YouTube’a düşer düşmez, görüntülerin bir kısmını çözmeye başladım ve bakın karşıma ne kadar ilginç bir bilinçaltı reklam örneği çıktı:Polat’ın bilinçaltı reklamı!
Bu eski usul yöntem bu dizide birden fazla kere denendi ama görüntülerin hepsini çözme şansım olmadı.
İsteyenler;
http://www.youtube.com/watch?v=MxvGd2P3bCk
adresinden 01.37 de bakabilirler.
Neyse, belki de bilmeden olmuştur ![]()
Ustalardan Ders!-İngilizce Şubat 8, 2007
Posted by Editor in Fikirsel.add a comment
Ustaların ders niteliğindeki kısa ama öz yaklaşımları.

|
Mike Hughes |
Today’s advertising agency creative community does not necessarily see newspaper advertising as an art to aspire to.
So, how do you convince artists, copywriters, creative directors that creating advertising for newspapers can be exciting, stimulating, challenging, cool? Well, you tell them.
|
Luke Sullivan |
Actually, you get the creative icons of the advertising world, the people they admire and respect to tell them. And you tell them in an edgy, hip and casual way. And you reach them where they live. In your newspaper.
That’s the core of the Newspaper Association of America’s latest ad campaign, “How to Write a Newspaper Ad.” Created by the award-winning The Martin Agency of Richmond, Va., the ad series features the words of Lee Clow, Neil French, Mike Hughes and Luke Sullivan, who write about the power of newspaper ads. If you’re not familiar with these names, I’ve attached their bios - but take my word for it, this is the “A Team.”
|
Lee Clow |
The first four ads in this ongoing campaign feature hand-lettered text and unusual illustrations to make their point. The eye-catching ads are full-page, black-and-white and are designed for you to use as house ads, with room for your newspaper’s logo at the bottom.
|
Neil French |
As the campaign moves forward, we’re planning to include trade ads, posters and other promotions to get the word out. Jeff Goodby of Goodby Silverstein and Partners in San Francisco in on board for a future ad, and other creative leaders will follow soon.
Please let us know whether you’ve used all or any of the ads by sending me a tear sheet. We’d also like to hear your reaction to the ads - and what your agency community says. Be prepared for words like innovative, cool, hip, edgy and thank you.
It’s time to make newspaper advertising “cool” again, and your encouragement for this campaign can help.

